Otur dedim feleğe,
Çok ayakta kaldın sen de benim gibi.
Ne acele ediyorsun bu kadar,
Zaten hepimiz sana geliyoruz.
Güldü…
Öyle bildiğimiz kahkahalardan değil,
Daha çok paslı bir kapı gıcırtısı gibi.
“Ben acele etmiyorum,” dedi,
“Siz Gecikiyorsunuz.”
Bir çay söyledim ikimize.
Şekersiz.
Çünkü hayat tatlıyken de yakıyor,
Acıyken de.
“Bak,” dedim,
“İnsanları hep sınavdan geçiriyorsun.
Biraz da ödül koy şu işin içine.”
Omuz silkti.
“Ödülü görmeyen gözlere…
Ben ne yapayım?”
Haklıydı.
Çoğumuz başımıza geleni kader sanıyoruz,
Başımıza gelmeyeni şans.
Oysa ikisi de aynı yerden çıkıyor…
Seçmediğimiz suskunluklardan.
“Peki ya adalet?” diye sordum.
Bir süre sustu felek.
Sustuğu anlar tehlikelidir;
İnsan o arada kendini duyar.
“Adalet,” dedi,
“Herkesin sandığı kadar gürültülü değildir.
Bazen çok sessiz gelir,
o yüzden tanıyamazsınız.”
Kalkarken cebime bir şey koydu.
Ne para, ne umut, ne vaat…
Sadece bir cümle dedi…
“Yol, sana rağmen değil seni büyütmek için eğrilir.”
Arkasından baktım.
Yine acele etmeden gitti.
Meğer ben koşuyormuşum.


