Bir zamanlar, çok eski bir İstanbul sabahında, bir baba vardı.
Kızını çok severdi.
Ama bir gün bir kahin geldi ve dedi ki…
“Bu kız, bir yılandan ölecek.”
Baba korktu.
Kaçmadı kaderden ama onu geciktirmeye çalıştı.
Kızını karadan uzak, denizin ortasına bir kuleye yerleştirdi.
“Burada hiçbir şey ona ulaşamaz” dedi.
Yıllar geçti.
Kız büyüdü.
Deniz sakin aktı, kule dimdik durdu.
Derken bir gün, masum bir sepet geldi kuleye.
İçinde meyve vardı.
Kimsenin aklına gelmeyen yerden, o meyvenin içinden bir yılan çıktı.
Ve kehanet gerçekleşti.
Hikaye şunu anlatı bize …
Kaderden kaçılmaz ama ona nasıl durduğun senin elindedir.
Kız Kulesi işte o yüzden yalnızdır.
Çünkü bazen insan, korumak isterken öğrenir.
Bazen Sıfır’da kalırsın ama Yol oradan başlar…
Bak şimdi…
Kız Kulesi bana hep şunu hatırlatır..
Herkes koşarken durabilmeyi.
Herkes bağırırken susabilmeyi.
Herkes bir şey olmaya çalışırken, olduğu yerde kalabilmeyi.
Suyun ortasında tek başına durur ya…
Ne kıyıya sığınır,
Ne akıntıya kapılır.
İşte o duruş, Sıfır’ın halidir.
Elinde hiçbir şey yoktur belki ama yerini bilir, yönünü kaybetmez.
Bir olmak aceleyle olmaz.
Bir olmak, kendini inkar etmeden kendini büyütmeden olduğun durumu kabul ederek olur.
Kız Kulesi kimseye “bakın buradayım” demez. demedi de…
Ama herkes ona bakar.
Çünkü sessiz olanın bir ağırlığı vardır.
Yol dediğin de biraz böyledir.
Gürültüden değil, kararlılıktan beslenir.
Sürüklenmez; bekler.
Beklemek acizlik değildir.
Bazen en büyük hareket, yerinden oynamamaktır.
Ben Sıfır’dan Bir’e yürürken şunu öğrendim.
Her dalga seni ileri taşımaz.
Bazısı sadece sınar.
Kız Kulesi o dalgalara karşı dik durmayı öğretir.
“Geçer” der, “ama sen bozulma.” Öyle işte Can Özüm…
Belki bu yüzden içime yakın.
Çünkü bazıları kalabalıkta kaybolur bazıları yalnızlıkta netleşir.
Yolun başında insan çoğu şeyi kaybeder ama kendini kaybetmezse zaten kazanmaya başlamıştır.
Kız Kulesi bir bina değil benim için.
Bir duruş.
Sıfır’da kalabilme cesareti,
Bir’e yürüyebilme sabrı.
Suyun Ortasında Dimdik. Sıfır’dan Bir’e Kız Kulesi
Kız Kulesi’ne baktığımda hep aynı şey olur…
İçimde bir yer sakinleşir.
Çünkü orada bir acele yoktur.
Bir ispat derdi yoktur.
Birilerine benzemek, bir yerlere yetişmek, bir şeyleri kaçırmaktan korkmak yoktur.
Suyun ortasında durur.
Ne karaya sitem eder, ne denizi suçlar.
Dalga gelir, geçer.
Rüzgar eser, diner.
O kalır.
İşte bu kalabilme hali, duruşun kendisidir.
Sıfır dediğin yer çoğu insanın korktuğu yerdir.
Çünkü Sıfır’da kimse yoktur, kalabalık yoktur, arka çıkacak kimse yoktur.
Ama Sıfır’da bir şey vardır ki her yerde bulunmaz…
Netlik.
Kız Kulesi nettir.
Olduğu yeri bilir göstermez ama kimliğini de kimseye bırakmaz.
Bir olmak gürültüyle, hızla, hırsla olmaz.
Bir olmak önce dağılmamayı öğrenmektir.
Yol seni savurmak ister.
İnsanlar çekmek ister.
Hayat bazen bilerek yük bindirir.
İşte tam orada duruş devreye girer.
Geri adım atmamak değil mesele eğilip bükülmeden ayakta kalabilmek.
Ben yolda şunu anladım.
Herkes konuşur, az kişi susarak anlatır.
Herkes gider, az kişi bekleyerek kazanır.
Kız Kulesi bekler.
Ama boşuna değil.
Zamanı gelince ışığını yakar.
Ne erken, ne geç.
Duruş bazen yalnız kalmayı göze almaktır.
Yanlıştan uzak durmaktır.
Yanında duranı seçerken karşısında duranı da tanıyabilmektir.
Ve en önemlisi…
Kendinle kavga etmemektir.
Sıfır’dan Bir’e giden yol herkese açık gibi görünür ama herkes yürüyemez.
Çünkü bu yol, içten içe sorar…
“Dalga mısın, kaya mı?”
Kız Kulesi cevap vermez.
O zaten cevaptır.


