Bazı yollar vardır, haritada görünmez. Ne tabelası olur ne de varış noktası. Kimse “buradan gidersen kazanırsın” demez. Aksine, çoğu insan bu yolları gördüğünde başını sallar, omuz silker, hatta uyarır. “Boşuna yorulma.” Ama insan bazı yolları kazanmak için değil, kaybolmamak için yürür. Ben o yollardan yürüdüm.
İlk zamanlar farkında değildim. Yürüdüğümü sanıyordum ama aslında koşuyordum. Tavşan gibi. Sıfır kelimesini söyledikten sonra kaplumbağa moduna geçtim. Hep bir yetişme halindeydim.… Bir şeye, birine, bir zamana. Geri kalmaktan korkuyordum. O yüzden önüme bakıyordum sadece. Kenarı, köşeyi, arkayı görmeden. At gözlüğünü kimse zorla takmadı bana. Kendim taktım. Görmek istemediğim şeyler vardı çünkü. Görürsem durmam gerekirdi. Ben durmaktan korkuyordum. Yolda ilerlerken, kendimi her zaman arka planda bıraktım ve mücadelem kendim için değildi, Kimseye borçlu bir hayat, başı öne eğik bir yarın bırakmamak içindi.
Hatalarım oldu. Az değil. Bugün dönüp baktığımda “keşke” dediğim çok yer var. Ama inkar etmiyorum. İnsan bazı hataları bilerek yapmaz, bilmediği için yapar. İdrak sonradan gelir. O zaman anlıyorsun. Meğer mesele yanlış adım değilmiş, yanlış bakışmış. Benim bakışım dardı. Sadece yükü görüyordum, anlamını değil.
Dertler zamanla birikti. Damla damla değil, dalga dalga geldi. Bir türkü var ya; “Elbet” Krimata, Yüksel Baltacı’ın… Yaralar almış her yanında… Dert harmani…misali…Her gelen bir öncekini bastırdı. İnsan bir yerden sonra dert saymayı bırakıyor. Çünkü sayı artınca hafiflemiyor, ağırlaşıyor. O ağırlık omuzda durmuyor. İnsanın içine çöküyor. Gülüyorsun ama içinden. Konuşuyorsun ama eksik. Yorulduğunu fark eden olmuyor, çünkü hala ayaktasın.
Çok çalıştım. Fazla çalıştım. Çoğu anı erteledim. “Sonra” dedim. Sonra rahatlarım, sonra yaşarım, sonra dönerim kendime. Ama yollar uzadıkça bazı “sonra”ların hiç gelmediğini anladım. Hayat bazen insana zaman vermez, sadece seçim verir. Ya durursun ya devam edersin. Ben devam ettim. Çünkü durursam dağılacağımı sandım.
Bu yol bana kazanmayı öğretmedi. Öne çıkmayı, görünür olmayı da. Ama başka bir şey öğretti. Eğilip bükülmemeyi. Herkes hızlanırken durabilmeyi. Herkes yön değiştirirken sabit kalabilmeyi. Kalabalığın sesi yükseldiğinde, içimdeki sesi kaybetmemeyi. Bunun bedeli vardı elbette. Geri kaldım. Yanlış anlaşıldım. Yalnızlaştım. Ama kendimden eksilmedim.
İnsan ilerleyebilir ama bozulur. Yükselebilir ama yabancılaşır. Benim yürüdüğüm yol bunları vadetmedi. “Daha fazlası” demedi. “Daha doğru kal” dedi. Bu yüzden yavaş geçti. Bu yüzden sessizdi. Ama içimde gürültü koparmadı. Bazı yollar insanı ileri götürmez ama insanı insan bırakır. Bunu geç anladım, ama derinden anladım.
Bir zaman sonra fark ettim. Kızgınlık taşıdıkça yol uzuyor. Suçladıkça yük ağırlaşıyor. Ben bu yüzden kimseye kızmadan yürümeyi seçtim. Kimseyi suçlamadan. Çünkü anahtar bende. Kapıyı açacak olan da benim, kapalı tutacak olan da. Bunu kabullendiğinde insan hafifliyor. Haklı çıkmak değil, doğru kalmak önemli oluyor.
Bu yolda şahidim var. Evlat şahit. Gözümün içine bakıp güvenen bir kalp. O bakışın önünde rol yapamazsın. Ezan şahit. Her çağrıda insanın kendine dönmesi gerektiğini hatırlatan. Allah şahit… Yetiyor. Başka ispat gerekmiyor. Çünkü bazı yollar seyirci istemez, şahit ister.
Şimdi geriye dönüp baktığımda bir yere varıp varmadığımı bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var. En büyük mesafe, kendinle arandaki mesafeyi açmamaktır. Ben o mesafeyi kapatmak için yürüdüm. Hala yürüyorum. Sessiz, net ve eğilmeden.
Dibin dibini gören, parasızlığı tadan bir insanı ne korku durdurur ne de tehdit.
Ve; dibi göreni durduramazsın; kaybedecek şeyi kalmamıştır.


