“Yakınlık, iki kalbin birbirine yaklaşma cesaretidir.”
Çay bitmişti.
Masada bardakların bıraktığı dairesel izler duruyordu; sanki iki farklı hayatın kesişim noktasıydı o izler.
Kadın, bardakların birleştiği yere baktı. O an, zihninin içinde garip bir düşünce belirdi.
“İki sıcaklık aynı masaya düştü.”
Adam ise masadaki o izlere bakarken kalbinin yıllar sonra ilk kez “evet” dediğini hissetti.
Bu ‘evet’ bir itiraf değildi; bu bir kabullenişti.
Bir şey başlıyordu.
Nasıl olduğunu anlamadan.
Nereye gideceğini bilmeden.
Ama başlıyordu işte.
Çay bahçesinden çıkarken yan yana yürüdüler.
Bu kez bir önceki yürüyüşten farklıydı.
Birbirlerine dikkat eden iki insan değil, aynı ritimde akan iki renk gibi…
Adam, hafif rüzgarın kadının saçlarını savurduğunu fark etti.
Kadın, adamın yavaş yürüyüşünü kendi adım hızına uydurduğunu…
Küçük şeylerdi…
Ama insan kalbi en çok küçük şeylerde açılır.
Sokağın köşesine geldiklerinde iki yol ayrımı ortaya çıktı.
Sağ taraf kadının evi, sol taraf adamın yönüydü.
İkisi de durdu.
Aynı anda…
Kadın, kararsız bir tebessümle…
“Burada ayrılıyor yollarımız galiba.”
Adam baktı.
Gözlerinde acele yoktu, ısrar yoktu, ama çekingen bir merak vardı…“Şimdilik…”
Kadın yumuşak bir sesle tekrarladı….“Şimdilik…”
Adam kelimeyi duyunca içindeki yeşil bir kez daha filiz verdi.
Kadın yürümeye başlamadan önce son bir kez ona baktı.
“Bugün…
iyi geldi.”
Adam…
“Bana da.
Uzun zamandır en iyi gelen gün.”
Kadın gözlerini hafifçe kaçırdı ama gülümsedi…
“Belki… tekrar görüşürüz.” Sen hep iyi ol dedi…
Adam başını eğdi ama gözlerini kaçırmadı..
“Belki değil.
Görüşürüz.”
Kadın bu cümleyi kalbinin bir yerine özenle koydu.
Sanki uzun zamandır biri ilk kez ona “görüşelim” der gibi değil de “görüşeceğiz” der gibi konuşmuştu.
Yumuşak bir vedayla yürüdü.
Adam onu götüren yola baktı; kadının adımları uzaklaştıkça mavi küçülüyor ama kaybolmuyordu.
O mavi, adamın kalbine çoktan sinmişti.
Adam kendi yoluna döndü.
Yürürken bir ağırlığın azaldığını fark etti.
Geçmişi eskisi kadar bağlamıyordu.
Kalbinde hafif bir sıcaklık dolaşıyordu.
O akşam eve girdiğinde ışığı açmadı. Karanlığın içinde durdu.
Çünkü kalbinin içindeki küçük ışığı görmek istiyordu.
O ışık, bir renkti.
Yeşildi.
Parlıyordu.
Kadın da evine gidince kapıyı kapatıp sırtını kapıya yasladı.
Göğsü hafif hafif inip kalkıyordu.
Uzun zamandır ilk kez bir gün bitmesin istemişti.
Pencereye yürüdü.
Gökyüzüne baktı.
Bugün mavi daha güzeldi.
Elini göğsüne koydu ve söylendi…
“Sanırım…yeniden başlıyorum.”
Bu söz kendi kendine söylenmiş bir itiraf değildi.
Bu söz, hayatın içindeki maviye verilen küçük bir selamdı.
Ve kader…
“Bir’e giden yol, iki kalbin aynı anda aynı yöne dönmesidir.”
Ertesi sabah, ikisi de aynı anda uyandı.
Biri diğerini düşünmedi ama hissetti.
Kadın aynaya baktı ve gülümsedi.
Adam balkona çıktı ve derin bir nefes aldı.
Ve her ikisinin içinden geçen tek ortak cümle şuydu…
“Galiba… bir şey başladı.”
Ertesi gün, ikisi de sanki görünmez bir ip tarafından aynı yere çekiliyormuş gibi uyandı.
Kadın, güne daha hafif bir maviyle başladı.
Adam, daha parlak bir yeşille…
Hiç sözleşmediler, hiç mesajlaşmadılar, kimse kimseyi aramadı.
Ama aynı saatlerde ikisi de dışarı çıktı.
Ve kader, iki rengi aynı güzergaha yönlendirdi.
Kadın parkın girişine geldiğinde bir an durdu.
Dünkü bankı, köprüyü, çay masalarını düşündü.
Her şey dün gibi değildi; her şey dünden biraz daha gerçekti.
Adam da parkın öbür kapısından içeri girdi.
Adımlarında bir tereddüt vardı, ama kalbinde yoktu.
Gözleri istemsizce etrafı taradı.
Aradığını bilmiyordu.
Ama bulmak istediğini biliyordu.
Ve buldu.
Kadın, bankın hemen yanında duruyordu.
Güneş saçlarının bir kısmına düşmüş, maviyi altın gibi parlatmıştı.
Kadın da onu gördü.
Adamın omuzlarındaki ağırlık yoktu artık; yürürken omuzları dik, yüzü aydınlıktı.
Mavi ve yeşil, birbirini bir bakışla tanıdı.
Gülümseme…
Ne fazla geniş,
Ne fazla çekingen…
Tam olması gerektiği gibi.
Mavi…
“Merhaba.”
Yeşil…
“Merhaba.”
Mavi yere bakarak sordu…
“Tesadüf mü?”
Gülümsemeyi bırakmadı…
“Hiçbir şey tesadüf değil.”
Mavi gözlerini ona çevirdi…
“Sizce de öyle mi?”
Adam(Yeşil) yaklaşarak…
“Bence… bazı karşılaşmaların zamanı vardır.
Ve o zaman geldiğinde insan ne yapsa da engelleyemez.”
Kadın(Mavi) derin bir nefes aldı.
Bu cümle kalbine dokundu.
Birlikte yürümeye başladılar.
Sessizlik vardı, ama o sessizlikte bir sıcaklık…
Bir rahatlık…
Bir kabul…
Adam…
“Siz dün… evinize giderken ne düşündünüz?”
Kadın hafifçe gülümsedi.
“Bir şey düşündüm, ama kendime itiraf etmedim.”
Adam yavaşça…
“Ben de.”
Kadın ona döndü.
“Peki… bugün?”
Adam bir an durdu, kalbinin söylediğini zihninin engellemesine izin vermedi.
“Bugün… devam etmek istedim.”
Kadının gözlerinde hafif bir ışıltı oluştu.
“Ben de,” dedi.
“Sanırım… uzun zamandır ilk kez bir şeye devam etmek istedim.”
Tam o sırada rüzgar hafifçe esti.
Bir yaprak havaya kalktı, dairesel bir hareketle ikisinin arasında yere düştü.
Adam, yaprağa bakıp şöyle dedi…
“Biliyor musunuz… yeşil hep düştüğü yeri seçer.”
Kadın gülümsedi…
“Mavi de öyle.”
Adam hafif bir kahkaha attı.
“Mavi mi düşer?”
Kadın derin bir bakışla cevap verdi…
“Evet.
Ama doğru yere düşerse… bir daha düşmekten korkmaz.”
Adamın kalbi o an bir kez daha sarsıldı.
“Peki…
yeşil, doğru yer midir?”
Kadın bir adım yaklaşarak seslendi.
“Eğer beni tutuyorsa…
evet.”
O an, iki renk ilk kez birbirine bu kadar yakındı.
Aralarında bir karış mesafe vardı ama bu mesafe boşluk değil bağlayıcı bir köprü gibiydi.
Adam eliyle saçına dokunmadı, koluna uzanmadı, hiçbir şeyi aceleye getirmedi.
Ama bir cümle söyledi ki,
Mavi’yi göğüs kafesinin içinde ışığa dönüştürdü…
“Ben sizi incitmekten korkuyorum.”
Kadının gözleri doldu, bu kez gözyaşı düşmedi.
Mavi güçlüydü.
“Ben de…” dedi,
“incinmekten korkuyordum.
Ama…korkunun bittiği yerde duruyorsunuz.”
Adam bakışlarını kaçırmadı…
“Bu iyi bir şey mi?”
Kadın yavaşça…
“Bu… güvendiğim anlamına geliyor.”
O an, gökyüzü iki renk için genişledi.
Dünyevi her gürültü sustu.
Köprüde başlayan şey şimdi yeni bir şekilde yükseldi.
Duygu artık açıktı.
Ama hala adı yoktu.
Belki de en güzeli buydu.
Ve kader…
“Mavi, yeşilin kalbinde bir yer buldu.
Yeşil de, mavinin göğünde.”
Kadın, adamın yanında yürürken kendini yıllardır hissetmediği kadar “hafif” buldu.
Mavi, içinin derinliğinde hala oradaydı, ama bu kez ağırlık değil, bir dalganın kıyıyı okşayan sıcaklığı vardı.
Adam ise yeşilin sıcaklığını çok uzun zamandır unuttuğunu fark etti.
Kalbinin köşelerinde duran karanlık artık eskisi kadar güçlü değildi.
Sanki içindeki tüm solgun dallar güneşe dönmüş, yeni filizler açıyordu.
İki renk yan yana yürürken hayat, onları fark etmeden izliyordu.
Parkın içinden geçip biraz ileri yürüdüklerinde kayaların üzerinde oturan küçük bir çocuk gördüler.
Elindeki taşları suya atıyordu. Her taş düştüğünde su halka halka genişliyordu.
Kadın durdu, izledi.
“Bakın…” dedi yumuşak bir sesle,
“taş suya düşüyor ama su onu kabulleniyor.”
Adam gözlerini çocuğun elinden çıkan taşa sabitledi.
“Su kabullenir… insan da kabullenebilir belki.”
Kadın o cümleyi içinden tekrar etti.
Kabullenmek…
Uzun zamandır uzak durduğu bir kelimeydi.
“Ben kabullenmeyi hep zayıflık sandım,” dedi kadın.
“Birine güvenmek, teslim olmak gibi…
Ama bazen kabullenmek güçmüş.
Şimdi anlıyorum.”
Adam onun bu itirafına karşılık vermedi.
Bazen en doğru cevap sessizlikti.
Sadece yürüdüler.
Biraz sonra küçük bir çimenlik alana geldiler.
Rüzgar hafifçe esiyor, ağaç yaprakları fısıltı gibi ses çıkarıyordu.
Kadın yavaşlayınca adam da adımlarını hafifletti.
Kadın yere, ayaklarının dibine baktı.
“Ben bazen çok yoruluyorum,” dedi.
“Bazen içimdeki mavi beni boğuyor.
Her şey üstüme geliyor.
Nefes almak bile zor oluyor.”
Adam durdu.
Tam olarak durdu.
Yanına döndü.
“Ben de…” dedi.
“Bazen içimdeki yeşil kuruyor.
Toprak çatlıyor, nefes yok oluyor.
Sanki yaşamayı unutuyorum.”
Kadın gözlerini ona çevirdi.
Bu cümlede kendini buldu.
Adam da kadında kendini bulmuştu.
Kadın sessizce sordu…
“Peki… şimdi?”
Adam yavaşça gülümsedi.
“Şimdi… nefes alıyorum.”
Kadın bu cümleyi duyunca göğsünde bir şey açıldı.
Bir kapı, bir pencere, belki bir yarık… ama içeri ışık giren bir yarık.
“Ben de…” dedi,
“Sizle yürürken daha rahat nefes alıyorum.
Bilmiyorum neden…
ama alıyorum.”
Adam başını eğdi,
gülüşü saklamadan…
“Belki de nefes,
doğru insanın yanında biterken…
yeniden başlıyordur.”
Kadın hafifçe gözlerini kaçırdı.
“Bu cümleniz…”
durdu, utandı, devam etti…
“iyi geldi.”
Adam nezaketle…
“Sizin cümleniz de bana iyi geldi.”
Yolun ilerisine doğru yürüdüler.
Her adımda içlerindeki gerginlik çözülüyor, yerine küçük küçük güven kırıntıları bırakıyordu.
Kadın bir an durdu.
Elini saçına götürdü.
Gökyüzü masmaviydi.
“Biliyor musunuz…” dedi,
“Ben hiç kimseyle yürürken rahat olamadım.
Hep gergin, hep geride, hep uzak…
Ama şu an…
hiç öyle hissetmiyorum.”
Adam ona döndü,
gözlerinde yeşilin en yumuşak tonu vardı.
“Sizinle yürürken,
sanki biri benden hiçbir şey istemiyor gibi.
Sadece yan yana yürümem yetiyor.”
Kadın hafif bir tebessümle cevap verdi…
“Belki de…
ilk kez gerçek bir yan yana oluş budur.”
Bir banka oturdular.
Bu bank farklıydı.
Köprüdeki gibi acı değil, çay masası gibi başlangıç değil…
Bu bank “doğal alan”dı.
İki insanın nefes aldığı yerdi.
Kadın derin bir nefes aldı, hafifçe üşüyen ellerini ovuşturdu.
Adam fark etti.
Ama elini uzatmadı.
Hala erken olduğunu biliyordu.
Sadece şöyle dedi…
“İsterseniz…
biraz daha burada oturabiliriz.”
Kadın başını salladı…
“İsterim.”
Rüzgar yine hafif esti.
Ağaçlar gölgesini üzerlerine bıraktı.
Bir yaprak genelde tesadüfen yere düşerdi
ama bu kez iki rengin arasına düştü.
Adam…
“Yeşil…”
Kadın…
“…ve Mavi.”
Adam…
“Birlikte düşünce güzel duruyorlar.”
Kadın…
“Evet…
Çünkü birbirlerine denk düşüyorlar.”
Güneş biraz alçalmıştı.
Ama içlerinde ışık yükseliyordu.
Adam, cesaret ile çekingenlik arasındaki ince sınırda temkinli bir adım attı…
“Yarın…
Yeniden yürümek ister misiniz?”
Kadın başını eğdi, gözleri dolmadı, ama gülümsemesi büyüdü.
“Evet.
İsterim.”
Adamın kalbi genişledi.
“Peki… aynı saat?”
Kadın onayladı…
“Aynı saat.”
Adam ayağa kalktığında gün batımının ışığı yüzüne vurdu.
Kadın da kalktı.
Ve kader…
“Bazı yollar iki insanı birleştirmek için vardır;
o insanlar bunu bilmez, ama yol bilir.”
O gün ayrılırken ikisi de aynı anda arkasına bakmadı.
Çünkü arkasına bakmak, bir ihtiyaç değil, bir alışkanlıktır.
Onların arasında henüz alışkanlık yoktu; ama ihtiyaç vardı.
Kadın, eve doğru yürürken adımlarının hafiflediğini hissetti.
Sanki yere bastığı her adım, mavisinin içindeki ağırlığı biraz daha eritiyor, inciten dalgaları yumuşatıyordu.
Kendine itiraf edemedi ama içinden geçen cümle şuydu…
“Galiba… iyi geliyordu.”
Belki bu “iyi gelmek” bir yakınlık değildi, belki aşkın adı daha çok uzaktaydı, belki henüz hiçbir his tam değildi.
Ama kesin olan bir şey vardı…
Bu adamla yürümek iyileştiriyordu.
Adam ise eve dönerken yürüyüşü açıktı, nefesi rahattı.
Çok uzun zamandır yalnızlığını bir zırh gibi taşıyan o adam ilk kez yalnızlığının kendisini sıkmadığını fark etti.
”Çünkü yalnızlık, bazen kalbi kapamak için değil,
kalbi hazırlamak içindir.”
Adam içinden şöyle düşündü…
“Belki…
belki de bu defa,
kimseyi taşıma zorunluluğu olmadan yürüyebilirim.”
Kadının adımlarının sesini hâlâ duyuyor gibiydi.
Onun sesi, onun duruşu,
bakışının o mavi titreyişi…
sanki adamın içindeki yeşilin uzun zamandır unuttuğu bir duyguyu çağırmıştı:
Huzur. (O Mavi’M’di…)
Ertesi gün…
İkisi de aynı saatte parkın yoluna girdi.
Ama bu kez, adımları birbirine doğru değdi.
Kadın hafif bir heyecanla yürüdüğü yolda göğsünde küçük bir sızı hissetti.
Bu sızı korkudan değildi;
“uzun zamandır hissetmediği bir yaklaşma duygusundan geliyordu.
Kadın, onu gördüğünde yüzünde istemsiz bir gülümseme oluştu.
Adam da kadını görünce içinden geçen cümleyi saklamadı…
“Geldi.”
Her ikisi için de “gelmek”
bir adım değil,
bir kabuldü…
Kadın…
“Yine aynı bankta mı oturalım?”
Adam…
“Bugün hangi bank isterse orada oturalım.”
Kadın güldü…
“Demek banklar bile bizi seçebilir?”
Adam gözlerinde yeşilin sıcak bir parıltısıyla:
“Belki de…
Biz seçmiyoruzdur.
Bizi seçiyorlardır.”
Bu kez bankın gölgesindeki yere oturdular.
Gökyüzünden sızan ışık kadının yüzüne düşerken adam fark etmeden baktı.
Kadın bakışları yakalayınca başını çevirdi.
“Öyle bakmayın…”
Adam gülümsedi.
“Nasıl baktığımı biliyor musunuz?”
Kadın…
“Biliyorum.
Korkturan, kaçıran bir bakış değil. O yüzden öyle bakmayın demiyorum zaten.
Sadece… alışık değilim.”
Adam içini çekti.
“Ben de değilim.”
Kadın yumuşadı.
“Belki de… ikimiz de alışmadığımız bir şeye alışıyoruz.”
Adam… “Bu kötü bir şey değil.”
Kadın… “Evet… değil.”
Rüzgar bir anda hızlandı.
Ağaçlardan birkaç yaprak döküldü.
Bir tanesi tam kadının dizine düştü.
Kadın yaprağı eline aldı.
Bu kez yeşilin tonu daha parlaktı.
“Yeşil bugün daha güzel…” dedi kadın.
Adam hafifçe ona yaklaştı…
“Belki de kimin eline düştüğüne göre değişiyordur.”
Kadın başını kaldırıp ona baktı.
Birkaç saniyelik sessizlik… gözlerde saklı bir sıcaklık…
Adam yavaşça, çok yavaşça konuştu…
“Siz…
iyi bir detaysınız.”
Kadın şaşırdı.
“Detay mı?”
Adam…
“Evet.
Bir insanın hayatında her şey büyük değildir.
Bazen en iyisi küçük bir detaydır.
Siz o detaysınız.
Sessiz ama iz bırakan bir detay…”
Kadın yüzünü çevirdi;
hafif bir kızarıklık yayıldı yanaklarına.
“Ben…
böyle şeyler duymayı unutmuşum.”
Adam…
“Belki duymayı değil… inanmayı unutmuşsunuzdur.”
Kadın…
“Belki de…
Şimdi hatırlıyorum.”
Güneş batmaya yaklaştığında ikisi de kalkmak istemedi.
Ama kalkmaları gerekiyordu.
Kadın yavaşça ayağa kalktı.
“Yarın da… geleceğim,” dedi.
Adam ona döndü…
“Ben de.”
Kadın bir adım uzaklaştı, sonra geri döndü ve seslendi…
“Bir şey söyleyebilir miyim?”
Adam…
“Elbette.”
Kadın…
“Sizinle konuşurken… hiç korkmuyorum.”
Adam gözlerini ona dikip çok yumuşak bir sesle cevap verdi:
“Ben de sizinle susmaktan korkmuyorum.”
Sonra kadın gitti.
Adam baktı.
Bu kez arkasından bakmak ihtiyaçtı.
Ve kader…
“Bir bağ, korkuyu susturuyorsa,
kalbe doğru ilerliyordur.”
Ertesi sabah,
ikisi de uyandığında aynı hissi taşıyordu..
Bir şey eksik değildi…
ama bir şey tamamlanıyordu.
Kadın yüzünü yıkarken aynaya baktı.
Gözlerindeki mavinin tonu değişmişti.
Artık derin bir hüzün yoktu.
Biraz umut,
Biraz merak,
Biraz da uzun zamandır hissetmediği bir sıcaklık vardı.
“Bugün yine… görmek istiyorum.”
Adam balkona çıkıp havayı (:=)) içine çekti.
Göğsünde hafif bir sızı vardı; acı değil, sanki içindeki bir şey büyüyor gibiydi.
Kendi kendine dedi ki:
“Bugün de varım.”
Sonra gülümsedi.
Bu gülümseme, dışarıya değil, içindeki uzun zamandır sessiz kalan çocuğaydı.
Parkta buluştuklarında ikisi de sanki birbirini tanıyormuş gibi gülümsedi.
Kadın:
“Geldiniz…”
Adam…
“Geldiniz…”
Aynı anda konuştular.
Sonra ikisi de güldü.
Güldükleri an, gökyüzü iki renk için daha da açıldı.
Adam, kadına yaklaştı.
Ama çok değil… yeteri kadar.
“Bugün yürümek yerine…” dedi,
“Biraz oturmak ister misiniz?”
Kadın başını salladı.
“Oturabiliriz.”
Aynı banka değil, bu kez başka bir bank seçtiler.
Sanki dünün devamı değil de bugünün başlangıcı olsun diye.
Oturduklarında kadın saçının bir tutamını kulağının arkasına aldı.
Rüzgar hafifçe esip yüzüne dokundu.
Adam, sesinin tonunu alçalttı…
“Sizinle yan yana oturmak…
garip bir şekilde çok tanıdık geliyor.”
Kadın…
“Bana da.
Sanki… bir şey eksik değildi de biz tamamlanmayı bekliyorduk.”
Bu cümle ikisinin de kalbine aynı anda dokundu.
Adam aşağıya baktı.
Bir çakıl taşı ayağının dibinde duruyordu.
O taşı aldı, avucunda çevirdi.
“Biliyor musunuz…” dedi,
“Ben uzun zamandır birini bu kadar merak etmiyorum.”
Kadın başını kaldırdı…
“Merak mı?”
Adam…
“Evet.
Bugün ne hissediyor…
Ne düşünüyor…
Kalbi ne kadar yorgun, ne kadar güçlü…”
Kadın sessizleşti.
Sonra yumuşak bir sesle…
“Ben…
çok kırıldım.”
Adam başını salladı.
“Ben de.”
Kadın devam etti…
“Ama sizinle konuşurken…
kırıklarımla barışıyorum.”
Adam gözlerini ona dikti:
“Ben de sizinle… geçmişimle barışıyorum.”
Bir süre konuşmadılar.
Sessizlik, ikisinin arasında bir köprüydü artık.
Sözlerin taşıyamadığı şeyi sessizlik taşıyordu.
Kadın ellerini birbirine kenetledi.
Hafif bir titreme vardı.
Adam fark etti.
Yavaşça, acele etmeden, izin ister gibi bir tonda söyledi…
“Elleriniz… üşüyor mu?”
Kadın dudak kenarından gülümseyerek,
“Biraz.”
Adam ellerini uzatmadı.
Ama şöyle dedi…
“Üşürseniz söyleyin…
Yanınızdayım.”
Kadın o an içinden geçen cümleyi tutamadı:
“Zaten… yanımdasınız.”
Bu cümle,
adamın kalbine bir sonbahar yaprağı gibi süzüldü.
Hafif…
Ama dokunduğu yeri tamamen değiştiren bir hafiflik.
Adam gözlerini kaçırmadı.
“Ben…
yanınızda olmak istiyorum,” dedi.
Kadın yutkundu.
Bu cümle uzun zamandır kalbine dokunan en gerçek şeydi.
“Ben de…” diye seslendi…
“Ben de yanımda olmanızı istiyorum.”
Güneş bulutların arasından çıkınca ikisi de başını kaldırdı.
Gökyüzü masmaviydi.
Ağaçlar yemyeşildi.
Kadın:
“Dün… bu bankta oturamazdım.”
Adam:
“Neden?”
Kadın…
“Çünkü buraya ait hissederdim…
ama bu hissi taşıyacak biri olmazdı yanımda.”
Adam yavaşça,
“Bugün var.”
Kadın başını kaldırdı,
Gözlerinin derin mavisi,
Adamın yeşiliyle buluştu.
“Bugün var…” diye tekrarladı.
Güneş biraz daha alçalırken kadın hafifçe ayağa kalktı.
“Gitmem gerek,” dedi.
Ama sesinde bir ayrılık yoktu.
Sadece bir gereklilik.
Adam da ayağa kalktı.
İçindeki yeşil genişledi,
ama adam acele etmedi.
“Yarın?” diye sordu.
Kadın gülümsedi.
Bakışlarında artık bir soru değil,
Bir kabul vardı.
“Yarın,” dedi.
“Yarın gelirim.”
Adam:
“Ben de.”
Kadın yavaşça uzaklaşırken
arkasını döndü, bu kez ilk kez dönüp baktı.
Ve;
“Bir’e doğru gidiyoruz… farkında mısın?”
Adam duydu.
Gülümseyerek başını eğdi.
“Evet… farkındayım.”
Ve Kader…
“İki renk birbirine doğru yürüyorsa,
bir gün mutlaka bir olur.”


