“Sıfır, hiçlik değildir, bazen en güzel başlangıçtır.”
Köprüyü geçtiklerinde, sanki ikisinin içindeki eski bir yük köprünün üzerinde kalmıştı.
Ardında bıraktıkları şey geçmişti, ilerisinde olan ise bir ihtimaldi.
Adam yürürken kalbindeki yeşilin çok uzun zamandır hissetmediği bir tazeliği vardı.
Bir ayçiçeğinin güneşe saniye saniye yönelmesi gibi, hafif bir sıcaklık göğsüne vuruyordu.
Kadın ise adımlarında ağırlık değil, hafiflik hissediyordu.
Sanki mavinin derinliğini taşıyan o büyük dalga bir süreliğine durulmuştu.
Sessiz… ama sakin.
Parktan çıkarken yollar hafifçe ikiye ayrıldı.
Sağdan giden yol daha kısa, soldan giden yol biraz daha uzundu.
Kadın kısa yola doğru bakarken adam uzun yola doğru baktı.
Bir an durdular.
Bu duraklama, kelimesiz bir soru gibiydi…
“Aynı yoldan mı gidelim?”
Kadın bu sessiz soruyu fark etti ve adamdan önce konuştu…
“Ben…Bugün uzun yolu tercih ederim galiba.”
Adam gülümsedi.
Acele etmeden, sahiplenmeden, yönlendirmeden…
“Ben de.”
Yan yana aynı yola doğru yürüdüler.
Uzun yol, bazen insanın kendine ayırdığı zamandır.
Bazen de bir başkasına…
Yol boyunca etraflarında hiçbir şey değişmedi.
Aynı ağaçlar, aynı kaldırımlar, aynı rüzgar…
Ama iki insanın içi değişmişti.
Adam ellerini cebine koydu.
Kadın omzundaki çantanın kayışını düzeltti.
Küçük, sıradan hareketlerdi…
Ama aynı ritimde ilerliyordu her şey.
Bir süre sonra adam konuştu…
“Hep böyle mi yürürsünüz?
Sakin, yavaş…”
Kadın gülümsedi.
“Yürüdüğümü fark etmediğim zamanlar bile oldu.
Ama bugün…her adımı hissediyorum.”
Adam ona baktı.
“Bu iyi bir şey mi?”
Kadın başını salladı.
“Sanırım evet.
Sanki uzun süredir ilk kez…aynı anda hem içimdeyim, hem dışarıdayım.”
Adam içinden geçen cümleyi tutamadı.
“Ben de uzun süredir kendimi ilk kez… var hissediyorum.”
Kadın başını biraz eğdi; bu söz ona iyi gelmişti.
“Demek ki,” dedi, “Bazı insanlar insanın varlığını hatırlatıyor.”
Adam cevap vermeden bakışlarıyla onayladı onu.
Yol hafifçe kıvrılırken karşılarına küçük bir çay bahçesi çıktı.
Masalar ahşap, sandalyeler eski…
Ama sıcak bir hava vardı.:=)
Kadın durdu.
“Elinizde bir işiniz yoksa…” dedi çekingen bir nezaketle.
Adam aynı anda konuştu.
“Bir çay içer miyiz?”
İkisi de bir an şaşırıp güldü.
Aynı cümleyi aynı anda söylemişlerdi.
Kadın…
“Tamam o zaman.”
Adam masaya geçerken iki rengin arasında yeni bir köprü kurulmuştu.
Ahşaptan yapılma değil…
Sessizlikten yapılma değil…
Bu kez zamandan yapılmış bir köprü.
İkisi de oturdu. Tavşan kanı…
Çay söylediler.
Çay gelene kadar konuşmadılar.
Konuşmaları gerekmiyordu.
O an, her şey olması gerektiği gibiydi.
Ve kader….
“Sıfır, iki insanın aynı masada yeniden doğmasıdır.”
Çay masaya geldiğinde kadın bardağa bakarak bir şey söyledi…
“Bilirsiniz…
Ben hep tek başıma içerdim çayı.”
Adam, kendi bardağını eline alırken karşılık verdi…
“Ben de. Şekersiz…
Her şey gibi…”
Kadın hafifçe gülümsedi.
“Belki de bugün, hiçbir şey tek başına değildir.”
Adam ona baktı.
İçindeki yeşil o an biraz daha parladı.
Ve şöyle dedi…
“Belki de bugün… Renklerimiz ‘Bir’ olmuyor ama… aynı yere düşüyor.”
Kadının gözlerinde hafif bir parlama oldu.
“Ben buna uzun zamandır güzel bir anlam arıyordum,” dedi.
Adam…
“Belki anlam aramak değil, anlamı bulmak gerekiyordur.”Kadın…
“Belki de anlam… bazen insanın tam karşısına oturur.”
İkisi de sustu.
Kalpleri konuşuyordu.
Gökyüzü mavi.
Ağaçlar yeşil.
Masada iki çay…
Ve hiçbir şey acele etmiyordu.
Ve kader…
“İki renk sonunda aynı masaya düşmüşse,
hikaye artık başlamıştır.”
Çaydan yükselen buğu, gökyüzüne doğru ince bir çizgi gibi yükselirken ikisi de aynı anda nefes aldı.
Farkında olmadan, aynı ritimde… sanki kalpleri dışarıya aynı notayı veriyordu.
Kadın bardağı iki eliyle tutmuştu, parmakları hafifçe üşüyordu.
Adam bardağı tek eliyle tuttu ama diğer eli masanın kenarında duruyordu; sanki kontrol etmeye çalıştığı bir titremeyi saklıyordu.
Göz göze gelmediler ilk anda.
Çünkü gözler bazen çok şey söyler…
Ve bu “çok şey” her zaman hazır olunan bir yer değildir.
Ama konuşmaları gerekiyordu.
Kelimeler doğru anda kapıyı açar.
Kadın ilk cümleyi kurdu…
“Ben kolay açılan biri değilim…
Hatta çoğu zaman hiç açılmam.”
Adam bardağını masaya bıraktı.
“Ben de öyleyim.
Sanırım bu yüzden bu kadar…kolay oldu.”
Kadın şaşkınlıkla ona baktı.
“Kolay mı?”
Adam gülümsedi; ürkek bir gülümseme, ama içten, saklamayan…
“Evet…
Bir insanla ilk kez bu kadar kolay yan yana oturdum.”
Kadın gözlerini kaçırdı.
“Bende de aynı his var.
Sanki…
Sanki uzun zamandır konuşmadığım biriyle konuşuyorum.”
Adam…
“Belki de konuşmaya en çok ihtiyacımız olduğu gün denk geldik.”
Kadın, çayın kenarındaki buğuyu izledi.
“Belki de…
Bir şeyi aramıyorduk ama bir şey bizi buldu.
Rüzgar hafifçe hareket etti.
Ağaç dalları bir anlığa titredi.
Güneş bulutların arasından çıkıp masanın bir kısmını aydınlattı.
Kadın elini güneşe doğru uzatıp ışığın parmaklarına vurmasına izin verdi.
Adam bu hareketi izledi.
“Güneş ellerinize değdiğinde daha sıcak duruyor,” dedi.
Kadın gülümsedi.
“Yok canım… Işık herkeste aynı.”
Adam başını iki yana salladı.
“Hayır.
Işık herkese aynı değmez.
Bazı insanların ışığı daha çok çektiğini düşünüyorum.”
Kadın ilk kez bir cümle karşısında biraz utandı, biraz içi ısındı, biraz da kalbi hızlandı.
“Ben yıllardır ışığı unuttuğumu sanıyordum,” dedi…
“Belki de hatırlatılmayı bekliyormuşum.”
Adam yavaşça söyledi….
“Herkesin içinde bir ışık vardır.
Ama herkes o ışığı görebilecek birine rastlamaz…”
Sessizlik…
Ama bu kez dolu.
Dingin.
Yumuşak.
Güvende…
Kadın çayından bir yudum aldı ve sakince sordu…
“Siz ne yaşadınız?
Bu kadar kırılmanızı sağlayan şey neydi?”
Adam bardağın sapını çevirdi.
Bir süre düşündü.
Cevabı hemen vermedi; acele etmek istemedi.
“Ben…” dedi…sustu…konuşmaya değecek kadar değil…geldi, gitti; dedi.
Kadın gözleriyle onu dinledi.
Hiç bölmedi.
Hiç acele ettirmedi.
Adam devam etti…
“Ben hep verdim.
Hep taşıdım.
Hep susarak iyileşirim sandım.
Ama susmak iyileştirmiyormuş…”
Kadın başını hafifçe eğdi.
“Sustukça insanın içi çürür.
Ben de sustum.
O kadar çok sustum ki… kendi sesimi hatırlamaz oldum.”
Adam ona döndü…
“Şimdi duyuyor musunuz?”
Kadın gözlerini kapatıp nefes aldı…
“Evet…
Bugün duyuyorum.
Uzun zamandır ilk kez.”
Adamın içindeki yeşil o an öyle bir büyüdü ki, göğsünde sıcak bir ağrı bıraktı.
“Ben de…
Uzun zamandır ilk kez birinin sesini duymak istiyorum,” dedi.
Kadın bu cümleyi duyunca bir damla gözyaşı daha düşmek istedi; ama düşmedi.
Bu kez mavi güçlüydü.
“Belki…” dedi,
“Belki de bu masada iki kişi değil, iki renk oturuyordur.”
Adam gülümsedi…
“Ve belki…
İki renk birbirine iyi geliyordur.”
Kadın hafifçe başını salladı.
“Evet…
Galiba bu böyle.”
Çay bitmişti, ama sohbet bitmedi.
Masadan kalkmak istemiyorlardı.
Kalkarlarsa bir şey kopacakmış gibi…
Ama hayatın ritmi böyle anlarda bile akar.
Kadın bardağını masanın kenarına koydu ve yumuşak bir sesle sordu…
“Bundan sonra… sizce ne olur?”
Adam gözlerini gökyüzüne çevirdi.
Mavinin altında, kalbinde yeşil bir cümle filizlendi…
“Bilmiyorum…
Ama devam edebiliriz.”
Kadın gülümsedi.
“Ben de bilmiyorum.
Ama… devam etmek güzel geliyor.”
Ve kader…
Çay masasında, iki renk yan yana oturmuş, geçmişi yavaşça bırakmış,
geleceğe minik bir kapı aralamıştı.
Ve kader…
“Sıfırdan başlayanlar,
bir gün mutlaka bir’e varır.”


