2.BÖLÜM – Köprünün Sırrı

Rüzgarın yönü bile değişmişti o gece.
Yağmur değil, ince bir kar tütüyordu havada. Ne kar yağmak istiyordu tam, ne de gökyüzü ağlamaktan vazgeçiyordu. Dağların eteklerinde, bir köy yolunun kıyısında yalnız bir kamyon ilerliyordu. Farları sisin içinde kayboluyor, yolun kenarındaki her taş, her tabela bir anlığına parlayıp yeniden unutuluyordu.

Kara’nın gözleri yorgundu. Üç gün boyunca direksiyon çevirmiş, şehirden şehre, dağdan dağa geçmişti. Kamyonun içinde yalnızdı; radyosu bozuktu, ama kafasının içinde hiç susmayan bir türkü vardı.
“Bir sevdaya dur demek, bir ömre bedeldi…”

Kamyonun motoru bir an öksürür gibi ses çıkardı, sonra sustu.
Kara direksiyonu sağa kırdı, el frenini çekti, farları kapattı. O anda sessizlik, gecenin en derin yerinden geldi.
Rüzgar bile bekliyordu sanki.

Köprünün başındaydı. Taştan, eski, sabırlı bir köprü.
Kendinden geçmiş, zamanın içinde unutulmuş bir yapı gibi duruyordu.
Sular kararmış, karın erittiği buzlar derinlerden akıyordu. Kara, kamyonun kapısını açıp dışarı adım attı; soğuk, hemen yüzünü ısırdı.
Bir sigara yaktı. Ateşin aydınlattığı parmak uçları çatlak içindeydi.
Tam o anda duydu…
Bir ses.
Bir kadın sesi.
İnce, ürkek, ama kararlı.

“Dur! Dur ne olur!”

Kara refleksle başını kaldırdı.
Sislerin içinden bir siluet belirdi.
Ellerinde bir bohça, sırtında eski bir manto.
Kara önce hayal sandı; ama o ses bir daha geldi, bu kez nefes nefese..
“Dur dedim, yolcu musun, yoksa gidenlerden mi?”

Kadın, köprünün taş basamaklarından koşarak yaklaşıyordu.
Kara’nın gözleri, farların söndüğü yöne alışmaya başlamıştı. Kadının saçlarına kar taneleri düşüyordu; yakasından sarkan beyaz bir atkı, rüzgarın ellerinde dans ediyordu.

O an, Kara’nın içinden bir cümle geçti. Yıllar sonra anlamını tam kavrayacağı bir cümle…
“Bazı insanlar, karanlığın ortasında bile beyaz görünür.”

Kadın yaklaştığında nefes nefese durdu.
“Kamyonun var… beni biraz ilerideki köye bırakır mısın?”
Kara, yüzüne bakmadan cevap verdi.
“Bu saatte yola çıkanın derdi vardır.”
Kadın başını eğdi. “Yol derdim değil, yolda kalmışlığım.”

Bir an sessizlik oldu… Sanki dünya durmuştu.
Rüzgar bile dinliyordu onları.

Kara kamyonun kapısını açtı, eliyle koltuğu işaret etti.
“Bin.”
Kadın çekinerek bindi; kamyonun içine taze karın kokusu doldu.
Motor yeniden çalıştı, farlar yanınca ikisinin yüzü bir an aydınlandı.
Beyaz’ın gözlerinde, dünyanın en kırılgan cesareti vardı.
Kara’nın yüzünde, yorgun bir teslimiyet vardı.

Kamyon ilerlerken, içerdeki sessizlik ikisini de tanıtır gibiydi.
Kara direksiyonda, göz ucuyla kadına baktı.
“Adın ne?”
“Beyaz.”
“Gerçek mi?”
“Yalanla başlamaz hiçbir yolculuk.”

Bir süre konuşmadılar.
Yol, virajlıydı.
Dağdan aşağıya süzülen su, köprünün taş gövdesinden sızıyor, ay ışığı her damlaya ayrı bir hikaye yazıyordu.
Kara, sigarasını yarım bıraktı.
“Biliyor musun,” dedi, “bazı köprüler iki yeri değil, iki insanı birleştirir.”
Beyaz, başını çevirdi. “Ya biri geçerse, diğeri beklerse?”
“İşte o zaman köprü sır tutar.”

Kamyon, köprünün son taşına geldiğinde, yağmurun yerine yeniden kar başladı.
Beyaz, camın buğusuna parmağıyla bir daire çizdi.
“Bu benim köyüm,” dedi.
Kara, kamyonu durdurdu.
Motor sustu, ama yürekleri hala çalışıyordu.

Beyaz inmeden önce atkısını düzeltti.
Kara, gözlerini ondan ayırmadan söyledi.
“Yolun açık olsun.”
Beyaz, gülümsemeden cevap verdi.
“Yolum senin gibi insanlarla dolsun.”

Sonra bir sessizlik…
Köprünün ortasında, rüzgar bir şey söyledi…
Atkı, hafifçe çözülüp havalandı, taşların üstünde bir an süzüldü, sonra durdu.
O beyaz atkı, o geceden sonra hep orada kaldı.
Kimse bilmedi, ama köprü o sırrı sakladı.

Yıllar sonra Kara geri döndüğünde, o atkıyı aynı yerde bulacaktı.
Ve anlayacaktı.
Bazı karşılaşmalar tesadüf değil, tamamlanmamış dualardır.

Kategoriler:


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir