2. Bölüm ”Birbirine Değen İki Renk”

“Kalp bazen bir bakışla açılır.”

Kadın, adamın yanına oturduğunda bankın ahşabı bile nefesini tuttu sanki.
Otururken aralarında ne gereksiz bir yakınlık vardı, ne de mesafeyi büyüten bir uzaklık.
Tam olması gerektiği gibi…
İki rengin ilk kez aynı yüzeyde duyduğu denge gibi.

Adam, kadının varlığını hissediyordu.
Sanki yıllardır sessiz kalan bir orman, ilk kez bir kuşun kanat sesini duyuyordu.
Küçücük ama hayat dolu…
Kırılgan ama umut taşıyan…

Kadın ise kalbinin içindeki mavinin biraz daha yumuşadığını fark etti.
Aynı maviydi, aynı hüzün…
Ama bu kez içine çökmüyor, yavaşça genişliyordu.

Bir süre hiçbir şey demediler.
Sessizlik, iki insan arasında bir köprü kurdu.
Ve bu köprü, kelimelerden daha sağlamdı.

Sonra adam, hiç planlamadığı bir andan sadece içinden geldiği için
yumuşak bir sesle konuştu…

“Gözlerin…
Sanki uzun zamandır görmediğim bir maviyi hatırlattı.”

Kadın şaşırmadı.
Korkmadı.
Geri çekilmedi.

Sadece gülümsedi ve şöyle dedi…

“Ben de sizde, uzun zamandır kaybettiğim bir yeşilin nefesini hissettim.”

O an…
Hiçbir ses gerekmiyordu.
Ne açıklama, ne geçmiş, ne gelecek…
Sadece iki rengin birbirine değdiği o sade an vardı.

Gökyüzü tamamen açtı.
Gri yok oldu.
Mavi kendini gösterdi.
Ve yeşil, güneşle beraber parladı.

Kader…

“İki renk, birbirine değdiği anda hayat renk değiştirdi.”

Adam, kadının yanındaki varlığını hissederken garip bir şekilde rahattı.
Normalde yabancı birinin yakınında huzursuz olurdu; kalbi hemen savunmaya geçer, sessizliğini duvar gibi örerdi.

Ama bugün…
Hiçbir duvar yoktu.
Savunma yoktu.
Kırıkların keskinliği bile yoktu.

Sanki tanıdığı biriyle oturuyordu, hatta uzun zaman önce kaybettiği biriyle.

Kadın da aynı şaşkınlığı içinde taşıyordu.
Kalbi kaygıya alışkındı, temkinli olmaya, geri çekilmeye, kendini saklamaya alışkındı.
Ama adamın yanında oturduğu an içindeki mavi hafifledi.

Derinliği kaybolmadı…
Ama dipte boğan karanlık yoktu.
Sadece bir denizin hafif dalgası gibi göğsünün içinde ritmik bir huzur vardı.

Bir süre konuşmadılar.
İkisi de sessizliği bozmak istemiyordu.
Çünkü bu sessizlik, kaybolmayacak bir şey gibiydi.

Adam başını biraz yana çevirdi.
Kadının gözlerine değil, yanak çizgisine doğru baktı.
Kırılgan değil, güçlü gördü onu.

Kadın ise adamın parmaklarını fark etti.
Ellerindeki çizgiler…
Sanki yaşanmışlığın haritası gibiydi.
Yorgun ama güzel bir harita.

O an, ikisi de farkında olmadan birbirinin hikayesini okumaya başlamıştı.

Adam, kısık bir sesle konuştu…

“Garip biliyor musunuz…
Uzun zamandır bu kadar…sakin hissetmemiştim.”

Kadın ona döndü.
Yüzünde hafif bir tebessüm vardı; gözlerinde bir mavi dalga.

“Ben de…
Uzun zamandır bu kadar… hafif hissetmemiştim.”

Birbirlerine baktılar.
Çok uzun bakmadılar, çok kısa da değildi.

Tam olması gerektiği kadar.

Hiçbir şey acele etmiyordu.
Kalp bile daha yavaş atıyordu.

Parkın içinden bir çocuk kahkahası yükseldi.
Ardından bir güvercin kanat çırptı.
Rüzgar yaprakları savurdu.
Hayat küçük küçük işaretler bırakıyordu.

Adam, gözlerini gökyüzüne çevirdi…

“Bilirsiniz…
Ben hep yeşili severdim.
Toprakla barışık olduğumu düşünürdüm.
Gökyüzü bana hep uzak gelirdi.”

Kadın başını kaldırıp aynı gökyüzüne baktı…

“Ben de maviyi hep sevdim.
Ama bazen mavi insana ağır gelir.
Derinleşir, derinleştikçe insanı içeri çeker.”

Adam kadına döndü.

“Belki de…
İnsanın rengi onu taşıyan birine değince hafifliyordur.”

Kadın gözlerini kaçırmadan şöyle dedi.

“Belki de…
Her renk kendi yarasıyla var olur.
Ama iyileşmek için başka bir renge tutunur.”

Bu cümle, ikisinin kalbine aynı anda dokundu.
Hiçbir şey söylemediler.
Söylenmesi gerekmiyordu.

Renk konuşmuştu.
Kalp duymuştu.

O an sanki zaman bir çember gibi kapandı.
Kadın, oturduğu yerden hafifçe arkasına yaslandı.
Adam da aynı anda nefesini yavaşça bıraktı.

İki farklı hayat, iki farklı geçmiş, iki farklı sızı…
Aynı bankta yan yana oturuyor,
Aynı sessizliği paylaşıyordu.

Hiçbir şey başlamış değildi belki…
Ama hiçbir şey bitik de değildi.

Bu, iki rengin karşılaştığı değil; birbirine dokunmaya izin verdiği ilk andı.

Gök maviye döndü.
Ağaçlar yeşile boyandı.
Ve kader…

“Bir renk diğerine değdiğinde,
kalbin hafızası uyanır.”

Adam, kadına bakarken gözlerinde bir şey belirdi.
Fark etmediği bir tanıdıklık…
Sanki yıllar önce yarım kalmış bir cümlenin bugün tamamlanacağı hissi.

Kadın ise adamın bakışlarında güvensiz bir insanın kendini ele verişini değil,
kırılmış bir insanın “yeniden deneme cesaretini” gördü.
Bu cesaret, onun kalbindeki maviyi ısıttı.

Bir süre yine konuşmadılar.
Sanki kelime ihtiyaç değildi; renk yetiyordu.

Sonra kadın, bankın kenarındaki yaprağı eline aldı.
Yaprak yeşildi; yorgun ama canlı bir yeşil.

“Bu yaprak…” dedi,
“sanki sizin gibi.”

Adam hafifçe kaşlarını kaldırdı.
“Benim gibi?”

Kadın başını salladı.
“Evet.
Yorulmuş…
Ama kopmamış.
Bence asıl güç budur.”

Adam bir an sustu.
Boğazında hafif bir düğüm, yüreğinde hafif bir titreşim hissetti.

“Kopmamayı seçmediğim için değil,” dedi,
“Kopmayı beceremediğim için böyle kalmış olabilirim.”

Kadın gülümsedi.
“Bazen kalmak, kaçmaktan zor olur.
Bence siz zor olanı seçmişsiniz.”

O an adamın yüzünde, çok hafif bir gülümseme belirdi.
Yıllardır kullanılmamış bir kasın yeniden çalışması gibi…

Gökyüzünde bir bulut aralandı.
Mavi hafifçe açıldı.
Kadın başını yukarı kaldırdı ve mırıldandı…

“Bugün gökyüzü farklı…”Hava çok güzel” :=)

Adam onun sözünü tamamladı…

“Bugün her şey farklı.”

Kadın ona döndü.
“Siz de hissediyorsunuz, değil mi?”

Adam bakışlarını kaçırmadı.
“Hissediyorum.
Ama adını bilmiyorum.”

Kadın yavaşça gülümsedi, gözlerinde mavinin en yumuşak tonuyla…

“Bence bazen adını bilmemek daha güzeldir.”

Sessizlik…
Ama bu sessizlik artık boşluk değildi.
İki insanın arasında büyüyen yumuşak bir bağdı.

Parkın içinden bir kedi geçti, ikisine de kısa bir bakış attı,
sonra yoluna devam etti.

Adam hafifçe güldü.
“Bakın… Kimse durmazken o durdu.”

Kadın omzunu silkti.
“Belki de renkleri gördü.”

Adam şaşırdı.
“Renkleri?”

Kadın bakışlarını adamın gözlerinde gezdirdi.
“Evet…
Maviyi ve yeşili…”

Sonra ekledi…

“Belki de o kedi bile fark etti iki rengin aynı anda parladığını.”

Adamın kalbi o an hafif ama belirgin bir şekilde çarptı.

Kadın ayağa kalktı.
Adam da istemsizce doğruldu.
Kadın, yumuşak bir sesle…

“Yürümek ister misiniz?” diye sordu.

Adam bir an duraksadı.
Cevabın evet olduğunu biliyordu ama kelime boğazında takılmak üzereydi.

Kadın, onun kararsızlığını fark etti ve gülümsedi…

“Zor bir şey değil…
Sadece yürümek.”

Adam başını eğdi, hafif bir nefes aldı
ve gülümseyerek dedi ki:

“Evet.
Yürüyelim.” Kırıklarına rağmen…

İki renk yan yana yürümeye başladı.
Adımlar ağır değildi;
Aceleci hiç değildi.
Sadece yan yana…
Sadece aynı ritimde…

Gökyüzü maviye dönerken ağaçların yeşili hafif hafif parladı.

Kader, bu sahneyi şiir gibi izledi…

“Renkler yürümeye başladığında,
kalpler de yol bulur.”

Parkın içindeki o kısa yürüyüş, ikisi için de beklenmedik kadar anlamlıydı.

Adamın adımları uzun zamandır bu kadar hafif değildi.
Kalbinde taşıdığı ağırlık sanki her adımda biraz daha eriyor, yeşilin içindeki karanlık bölgeler
açık tonlara dönüşüyordu.

Kadın ise yürürken garip bir farkındalık içindeydi.
Kalbinin içindeki mavi, ilk defa bir yabancının yanında boğmuyor, aksine nefes veriyordu.

Sessizce yürüdüler.
İkisi de konuşmak istemiyordu; kelimeler bazen büyüyü bozar.
Ama bu sessizlik, hiçbir boşluğun dolduramayacağı bir yakınlıktı.

Yolun biraz ilerisinde küçük bir köprü vardı.
Eskimiş, boyası dökülmüş,
ama hala ayakta duran bir ahşap köprü.

Kadın köprüyü görünce yavaşladı.
Adam da onun yavaşladığını fark edip adımlarını ona göre ayarladı.

Kadın köprüye baktı, gözlerinde eski anıların izleri belirdi.
O anın içinde yıllar vardı, hatırlamak yerine unutmaya çalıştığı anılar…

Adam, onun dalgınlaştığını fark etti.
“İyi misiniz?” diye sordu ama sesi yumuşak, baskısızdı.

Kadın başını hafifçe salladı.
“Bu köprü…
Bana bir şeyi hatırlattı.”

Adam sormadı…
“Ne?”
Çünkü herkesin bazı köprüleri vardı;
Üstünden geçse de içinden geçemediği köprüler…

Kadın devam etti…

“Buradan yıllar önce geçmiştim.
Başka biriyle…
Başka bir benle.
Ama o ben,
Şu an burada yürüyen ben değilim.”

Adam onu dikkatle dinledi.

Kadın derin bir nefes aldı.
“İnsan bazen bir köprüden geçerken büyür, bazen yıkılır, bazen yeniden yapılır.
Ben… Yıkıldığım bir köprünün önündeyim sanırım.”

Adam bir adım yaklaşmadı, ama kalbi bir adım yaklaştı.

“İstersen,” dedi,
“Bu sefer yalnız geçmek zorunda değilsin.”

O cümle,
kadının kalbinin en derinine dokundu.
Yıllardır kimse böyle bir cümle kurmamıştı ona.
Kimse onun yarasına yaklaşmamış, onun içindeki maviye el uzatmamıştı.

Kadının gözlerinde hafif bir ıslaklık oluştu, ama gözyaşı akmadı.
Sadece biriken bir damla…
Mavi bir damla…

“Peki,” dedi sessizce.
“Beraber geçelim.”

Adım adım köprüye çıktılar.
Ahşap zeminin hafif gıcırtısı sanki geçmişten gelen bir ses gibiydi.
Kadının nefesi dalgalandı; adam fark etti, ama hiçbir şey demedi.

Yan yana yürüdüler.
Aynı ritimde…
Aynı sessizlikte…
Ama ilk kez aynı kalpte…

Köprünün ortasına geldiklerinde rüzgar hafifçe esti.
Kadının saçları yüzüne savruldu.
Adam, doğal bir refleksle elini uzatıp saçlarını toparlamak istedi…
Ama son anda durdu, geri çekti elini.

Kadın bu tereddütü hissetti ve hafif bir tebessümle ona baktı…

“Dokunsanız da incinmem…
Artık değil.”

Adamın kalbinden bir şey koptu.
Kopup yere düşmedi,
Kadının avucuna düştü sanki.

Elini kaldırdı, nazikçe kadının saçını yana attı.

Ve o an…
İki renk ilk kez karıştı.

Yeşil maviye,
Mavi yeşile…

Kader, bu kez yüksek sesle yazdı…

“Köprü bazen iki insanı ayırır…
Bazen iki insanı birleştirir.”

Köprünün ortasında durduklarında sanki zaman onların etrafından çekilmişti.
Şehrin sesi uzaklaştı, insanların adımları duyulmaz oldu, rüzgar bile sessizleşti.

Kadın, köprünün ahşap korkuluğuna dokundu; elinin altında soğuk, sert bir kıştan kalma izler vardı. Ama içindeki mavi, ilk kez bu kadar sıcak hissediyordu.

Adam, kadının elinin titrediğini fark etti.
Bu titreme bir korku değildi, bir yara da değildi.
Bu titreme…
Yıllardır özlenen bir dokunuşun kapıya yaklaştığını anlatan ince bir uyarıydı.

Kadın, hafifçe başını ona doğru çevirdi.
Gözlerinde bir şey vardı…
Hem kırgınlık,
Hem iyilik, hem de yıllardır kimseye gösterilmeyen bir masumiyet.

“Bu köprü…” dedi yavaşça.
“Beni yıllarca rahatsız eden bir anıyı saklıyor.”

Adam bakışlarını saklamadı.
“Anlatmak ister misiniz?”

Kadın derin bir nefes aldı; bu nefes, geçmişin kapısını açan bir anahtar gibiydi.

“Bir zamanlar biriyle buradan geçmiştim,” dedi.
“Huzur sandığım bir şeyin içindeydim.
Sonra… o huzurun beni yanıltan, kandıran bir rüzgar olduğunu anladım.”

Adam başını eğmeden, gözlerini kaçırmadan konuştu…

“Herkesin bir yanıltan rüzgarı vardır.”

Kadın gözlerini kapatıp gülümsedi.

“Evet…
Ama herkes o rüzgardan sonra toparlanamaz.
Ben toparladım mı bilmiyorum.
Ama tekrar buraya gelmek…
Kolay değildi.”

Adam bir adım yana kaydı.
Bu adım yaklaşmak değildi, üzerine gitmek değildi, sahiplenmek hiç değildi.

Bu adım sadece şuydu…

“Yalnız değilsin.”

Kadın bu adımı hissetti.
Gözlerini açtı.
Adamla göz göze geldi.

O an olan şey,
Ne aşktı,
Ne tutku,
Ne hız,
Ne kavuşma…

Bu, kalbin kendi küllerinden doğmaya başladığı andı.

Sadece içlerinde bir renk çoğaldı.

Kadının sesinde hafif bir tıkanıklık vardı…

“İnsan… yeniden güvenebilir mi sizce?”

Adam gülümsedi.
“Herkes güvenemez.
Ama bazı insanlar… renkleri değiştirir.”

Kadın sessiz kaldı.
Bu cümle içindeki maviye çarptı ve mavi ilk kez gözyaşına dönüştü.

Bir damla…
Bir tek damla…

Ve o damla, yanak çizgisine indiği anda adam parmaklarını uzatıp silmedi.
Dokunmadı.
Sadece izledi.

”Bazen dokunmamak, dokunmaktan daha çok dokunur.”

Kadın gözyaşını eliyle sildi.
ve çok yumuşak bir sesle…

“Teşekkür ederim…”

Adam anlamadı.
“Ne için?”

“Bu köprüyü… ilk kez bu kadar hafif yaptığınız için.”

İkisi de köprünün ortasında birkaç saniye daha kaldı.
Sanki geçmiş bu köprüde onlardan izin istedi.
Ve onlar izin verdi.
Geçmiş geçti.

Gök mavi, ağaçlar yeşil, hava hafif…

Köprü artık onların köprüsü değildi, ama artık onların hikayesi vardı.

Kadın köprüden aşağıya baktı.
Su hafif akıyordu.
Adam da aynı yere baktı.

Aynı suya bakan iki insanın aynı anda hissettiği şeyi söylemeye gerek yoktur.

Köprüden birlikte geçtiler.
Adımlar ağır değildi.
Kalpler hafifti.

Köprüyü geçtiklerinde kader…

“Mavi, yıllar sonra ilk kez düşmedi;
yeşil onu tuttu.”

Kategoriler:


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir