Yağmur üç gün boyunca hiç durmamıştı.
Köyün girişindeki toprak yol çamura dönmüş, dere taşmış, köprüye giden patika kaplanmıştı.
Beyaz, otobüsün camından dışarı bakarken elleri dizlerinin üzerinde kenetlenmişti.
Sanki ellerini bıraksaydı, kalbi yere düşecek kadar ağırdı.
Otobüs durdu.
Şoför aynadan ona baktı.
— “İnecek misin?”
Beyaz başını hafifçe salladı.
Ayağa kalktığında, dizlerinin titrediğini hissetti.
Elindeki küçük valizi sımsıkı tutup otobüsten indi.
Yağmur, saçlarını yüzüne yapıştırdı.
Atkısı rüzgarla savruldu.
Köy aynıydı.
Sadece o değişmişti.
Yürüdükçe toprağın kokusu geldi burnuna.
Köyde yağmurun kokusu bile şehre benzemezdi; daha dürüst, daha eski, daha gerçekti.
İlkbahar gelmişti, ama içinde hiçbir şey filizlenmemişti.
Evin kapısına yaklaştığında annesinin sesi duyuldu.
— “Beyaz?”
Kadın kapının eşiğinde duruyordu.
Saçları ağarmış, bakışları derinleşmişti.
Ama yüzündeki ifade…
Yıllardır beklediği bir rüyanın gerçekleşmesi gibiydi.
Beyaz yaklaşamadı.
Sadece orada, yağmurun altında kaldı.
— Anne…
Kadın ona sarılmadı; koşmadı; bağırmadı.
Sadece yanına geldi ve atkısının ucunu düzeltti.
— “Islanırsın.”
Bu cümle, bütün bir ömrün sevgi şekliydi.
Beyaz içini çekti.
— Döndüm.
Annesi başını salladı.
— “Ben hiç gitmedin sanıyordum.”
Bu cümle, Beyaz’ın içine bir bıçak gibi girdi.
Çünkü gitmek, bazen fiziksel bir uzaklık değil;
İnsanın kendi kalbinden sürgün edilmesiydi.
Beyaz odasına girdi.
Her şey bıraktığı gibiydi;
yastığında onun kokusu yoktu ama hatırası hala başucundaydı.
Çekmecesini açtı.
Bir tespih, bir küçük ahşap oyuncak, kırık bir düğme…
Ve sakladığı gönderilemeyen mektup.
Kağıdı eline aldığında, kelimeler artık yarasını kanatmıyordu.
Sadece gerçeğini hatırlattı…
Gitmişti.
Ama hiç gidememişti.
Atkısını boynuna sardı.
— Köprüye gideceğim.
Annesi kapıdan seslendi.
— “Bu havada?”
Beyaz gülümsedi.
— “Bazı yollar yağmurda daha iyi görülür.”
Köprüye yaklaştığında yağmur dinecek gibi oldu.
Su kabarmış, taşların arasına hırçın hırçın vuruyordu.
Her adımda kalbi daha hızlı attı.
Köprüye bastığında, sanki taşların içi titreşti.
Suyun sesi vardı, onun yoktu.
Sanki köprü, bir sırrı saklıyordu.
Eğildi.
Taşların arasında, ıslak bir kağıt dikkatini çekti.
Titreyen parmaklarla kağıdı aldı.
Açtı.
Kelime kelime çözülüyordu zaman.
Ben gitmek zorundaydım.
Ama hiçbir zaman senden gitmedim.
Beyaz nefes alamadı.
Kelimeler akıyordu.
Bir gün döneceğim.
Dizlerinin bağı çözüldü.
Yağmur, artık yüzünü ıslatmıyordu.
Gözyaşları yağıyordu.
— “Sen hiç gitmemişsin ki…” diye seslendi.
Kağıdı kalbine bastı.
Köprüden aşağı bakmadı.
Sadece gökyüzüne doğru başını kaldırdı.
İlkbahar gelmişti.
Ve o an anladı.
İlkbahar bazen geri dönüş değildir.
Bazen affediştir.
Beyaz mektubu sakladı.
Atkısını düzeltti.
Ve kendine söz verdi.
Artık kaçmayacaktı.


