1. Bölüm ”Renklerin Sessizliği, Giriş”

Adamın içindeki yeşil uzun zamandır solgundu.
Toprak yorulmuş, kökler kırılmış, dallar birer birer mevsimsiz düşmüştü.
O, hayatın tüm gürültüsünden uzaklaşıp sessizliğin tam ortasında kalmış bir orman gibiydi.
Kimsenin bilmeyi bile tercih etmediği bir yorgunluğu taşıyordu.

Dışarıdan bakınca güçlü görünüyordu;
İçeriden bakınca ise sadece derin bir sessizliği vardı. Çok güçlüydü.

Zaman, kalbin içini o kadar ağırlaştırmıştı ki, adam bazen nefes alırken bile geçmişi hatırlıyor,
her nefes, eski bir acının gölgesini içine çekiyordu.

Yeşil…
Onun rengi buydu.
Ama o yeşil uzun zamandır rengini kaybetmiş bir umut gibi duruyordu iç dünyasında.
Yine de tüm karanlığın içinde küçücük bir ışık direniyordu.
Bir yaprak, kopmamaya çalışan son bir yaprak gibi…

Kadın ise mavinin içine saklanmıştı.
Gökyüzü ne kadar genişse, onun içi o kadar daralmıştı aslında.
Mavi, onun hem yarası hem sığınağıydı.
Her nefes alışında derinleşiyor, her dalga vuruşunda biraz daha içine çekiliyordu.

Hiç kimse onun içindeki sessiz fırtınayı göremiyordu. O da çok güçlüydü.. Asildi…
Çünkü o gülümsemeyi öğrenmişti; mavinin arkasına saklanan sessiz bir gülümseyişi.

Ama yalnızdı. Öyle bir yalnızlık ki, sanki koskoca okyanusta kaybolmuş küçük bir ada gibiydi.
Ne tamamen yok oluyordu, ne de tamamen bulunuyordu.

Mavi…
Onun rengi buydu.
Hüzün, derinlik, kendine konuşan cümleler…

Ve bu iki renk,
hayatın bir köşesinde birbirinden habersiz şekilde kendi sessizliklerini taşıyordu.

Bir gün yolları kesişene kadar…
Kader, iki rengin birbirine değmesi için uygun bir an seçti.
Ne erken, ne geç…
Tam olması gereken zamanda.

Adam bir bankta oturuyordu o gün.
Gök bulutluydu, yer ıslaktı, hava soğuktu, omuzu, kolu, kaburgaları kırıktı ama o bunu fark etmiyordu.
Düşünceleri, mevsimlerden çok daha ağırdı zaten.

Kadın yavaş adımlarla ilerliyordu.
Hiç kimseye bakmayan, ama her şeyi gören o yorgun bakışıyla…
Kendi içine yolculuk yapar gibi yürüyordu sanki.

O an…
Ne biri diğerini fark etmek için başını kaldırdı, ne de bir selam verildi.
Ama renkler birbirine değdi.
Kelimeler olmadan, gözler konuşmadan, ten dokunmadan…

Sadece renk.

Adam, kadının yürüdüğü yöne baktığında maviyi hissetti.
Anlam veremedi ama içindeki yeşil, uzun süre sonra ilk kez kıpırdadı.

Kadın, adamın oturduğu yere göz ucuyla değdiğinde yeşilin sıcaklığını duydu.
Bilinçsiz, plansız, açıklamasız…
Sadece bir his.

Belki bir saniyeydi, belki daha az…
Ama o anın içinde zaman durdu.

Herkes yürüyordu, hayat devam ediyordu, ama iki renk ilk kez birbirine dokunmuştu.

Ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Çünkü bazı karşılaşmaların görünürde sessizliği, kalbin içinde büyük bir gürültü başlatır.

Adam bunu henüz bilmiyordu.
Kadın da farkında değildi.

Ama kader, çoktan ilk cümlesini yazmıştı…

“Mavi düştü…
Ve yeşil tutmaya başladı.”

Adam, kadının uzaklaşan adımlarına baktı ama bunu fark etmeden yaptı.
Sanki içinden bir şey onu hafifçe dürtmüş gibiydi.
O ana kadar kendi içine çökmüş, düşüncelerin ağırlığına teslim olmuştu.
Ama o mavi geçip gittikten sonra, rüzgarın yönü değişmiş gibi bir his bıraktı içinden geçen bir şey.

“Bu kimdi?” diye sormadı kendine.
Soracağı bir şey yoktu zaten.
Ama kalbin kıpırdaması için bazen bir isim gerekmez.

Kadın ise yürürken garip bir sıcaklık hissetti.
Rüzgarın soğuğu yüzüne çarpıyor, adımlarını yavaşlatıyordu; ama göğsünün tam ortasında huzurla karışık bir titreşim dolaşmaya başlamıştı.
Kendi kendine, hiçbir şey yokmuş gibi, hiçbir şey değişmemiş gibi yürümeye devam etti.

Ama bir şey değişmişti.

Mavi biraz daha derinleşmiş,
yeşil biraz daha ışıldamıştı.

Adam eve döndüğünde sessizlik daha farklı bir sese bürünmüştü.
Sanki yalnızlık, o an varlığını değil yokluğunu hissettiriyordu.
Çay demlemedi, ışık açmadı, televizyonu çalıştırmadı.
Sadece oturdu.

Kendi kendine bile söyleyemediği bir cümle zihnine dokundu…

“Sanki uzun zamandır görmediğim bir şeyi gördüm.”

Ama neyi?
Kime baktı?
Neden o an bu kadar ağır geldi?

Bilmiyordu.

Sadece bir his vardı.
Yaprağın ucunda biriken yağmur damlası gibi
düşmek üzere olan ama düşemeyen bir his…

Kadının o akşamki sessizliği de farklıydı.
Eve girer girmez derin bir nefes aldı.
Uzun zamandır almadığı, kendine bile söyleyemediği bir nefesti bu.
Montunu zar zor çıkardı, pencereye yürüdü.

Gökyüzü griydi.
Her yer gri.
Ama o griyi izlerken içinde hafif bir yeşil parladı.

Bunu fark etmedi belki, ama içindeki karanlık renk ilk kez bir nebze kırılmıştı.

Elini göğsüne götürdü.
“Bu ne?” der gibi.
Sanki kalbi kendi kendine bir şey söyledi…

Bir adım, küçük ama büyük…
Bir kıpırtı, sessiz ama güçlü…

Kadın uzun zamandır ilk kez
içinde bir nefesin sesini duydu…

“Ben… yaşıyorum galiba.”

Kader iki renk arasında görünmez bir ip bağlamıştı artık.
Ne onlar bunu biliyordu, ne de biliyormuş gibi davranmaları gerekiyordu.

Bazı bağların adı olmaz.
Zamanı yoktur.
Sebebi yoktur.

Ama vardır.

Adam o akşam hiçbir şey yapmadan uzun süre balkon camından uzaklara baktı.
Kadın o akşam kendi kendine hiç düşünmediği kadar uzun düşündü.
İki farklı evin, iki farklı kalbin içinde aynı sessizlik vardı.

Ve sanki iki farklı nefes aynı yerden çekilmişti.

Ertesi sabah hayat yine kendi hızında akarken kimse onlara bir şey söylemedi.

Ama içlerinde bir renk bir diğerini hatırlıyordu.

Adam uzaktan bir mavi düşünüyordu.
Kadın derinden bir yeşil…

Hiç tanımadıkları bir insan,
Hiç konuşmadıkları bir ses,
Hiç dokunmadıkları bir el…

Ama renk konuşmuştu. Kalp duymuştu artık…

Ve her şey fark ettirmeden başlıyordu.

“Yeşil, maviye çağrı yapmıştı…”

Ertesi gün şehir, her zamanki gibi sıradan görünüyordu.
Caddeler gürültülü, insanlar telaşlıydı.
Ama iki insanın dünyasında minik bir gölge, küçük bir ışık ve tarif edilemeyen bir kıpırtı vardı artık.

İkisi de bunun farkında değildi belki…
Ama hiçbir şey, bir önceki günkü gibi değildi.

Adam o sabah kahvesini içerken bir an durdu.
Kahvenin buğusu gözlüğüne hafifçe çarptı; camın buğusunda belirsiz bir çizgi oluştu.
İnce bir mavi çizgi gibiydi.
Gülümsemedi… ama dudak kenarı hafifçe kıpırdadı.

Belki rastlantıydı.
Belki değildi.
Ama içindeki yaprak yine hafifçe kıpırdadı.

Sanki soğuk geçen bir kışın içinden,
görünmez bir bahar hazırlığı yükseliyordu.

Kadın da aynı saatlerde uyanmıştı.
Yüzünü yıkarken aynadaki gözlerine baktı.
Hüzün hala oradaydı; mavi kolay kolay terk etmezdi onu.
Ama bu kez hüzün biraz daha yumuşaktı.

Sanki bir dokunuş,
Sanki bir nefes,
Sanki bir “yeniden” vardı aynadaki bakışında.

Sonra o an, hiçbir sebep yokken içinden bir cümle geçti…

“Bir şey olacak…”

Korkmadı.
Telaşa kapılmadı.
Sadece içindeki mavi derinleşti.

Ve mavi derinleştiğinde, hayatın akışı değişirdi.

Adam dışarı çıktığında hava kapalıydı.
Gökyüzü gri…
Ama grinin altında belli belirsiz bir mavi geziniyordu.
Rüzgarın hafifliği, yere düşmüş yaprakların sessizliği, kalbin ürperten o tanıdık boşluk…

Hepsi bir araya gelince, sanki görünmeyen bir dokunuş onu aynı yere yönlendirdi.

Dünkü siyah bank.

Küçük, sade, sıradan bir bank… Ama artık sıradan değildi.

Adam yürürken adımlarında hafif bir tereddüt vardı.
Geri dönmek ister gibi oldu, ama kalbi onu ileri itti.

Yeşil bazen böyle yapardı.
Köklenen her his, insanı bir noktaya doğru çağırırdı.

Kadın ise aynı saatlerde elinde küçük bir kitapla dışarı çıktı.
Aslında hiçbir yere gitmek istememişti; evde kalabilir, maviye sarılıp sessizliğine gömülebilirdi.

Ama kalbinin içindeki o hafif sıcaklık onu dışarı çağırdı.

Bir yere gitmek için değil…
Sadece yürümek için.

Ayakları nereye götürürse oraya…

Ve götürdü.

Dünkü mahalle parkına…

Adam bankın yanına geldiğinde kalbi bir an hızlandı.
Nedeni yoktu…
Olması gerekmiyordu.

Sadece kalp, konuşması gereken anlarda konuşurdu.
O gün de böyle konuşmuştu.

Bir şey beklemiyordu.
Birini aramıyordu.
Ama içindeki yeşil, hafif bir ışık gibi yanıp sönüyordu.

O sırada…

Kadın aynı parkın girişinde durdu.
Neden geldiğini kendine bile açıklayamadı.
Belki yürümek içindi, belki nefes almak…
Belki de mavi, o bankı hatırlamıştı.

Gözleri bir an bankın olduğu yöne kaydı.
Ve onu gördü.

Yeşili.

Adam başını kaldırıp parkın girişine doğru baktığında bir mavinin varlığını hissetti.

İkisi de yürümüyordu.
İkisi de konuşmuyordu.
Ama iki kalbin arasında görünmez bir çizgi çekilmişti.

Sessizlik ağırdı, ama güzel bir ağırlıktı.

Sonra…

Kadın, yavaşça ona doğru yürüdü.
Adam yerinden kalkmadı; sadece nefes aldı.

Rüzgar hafifçe esti.
Yapraklar kıpırdadı.
Gökyüzü griyi bırakıp maviye döndü.

Ve kader, ikinci cümlesini yazdı…

“Yeşil bekledi… Mavi geldi.”

Kadın, adamın oturduğu bankın önünde durduğunda, ikisi de ne söyleyeceğini bilmiyordu.
Ama konuşmak zorunda da değillerdi.
Bazen sessizlik, iki insanın birbirine vermesi gereken tek cevaptır.

Adam, hafifçe başını kaldırıp ona baktı; kadın, gözlerini kaçırmadan o bakışın içinde saklı duran yeşile dokundu.
Gözlerinde bir soru yoktu; bir sitem, bir beklenti, bir açıklama isteği de yoktu…

Sadece tanıdık bir his…

Sanki yıllar önce yarım bırakılmış bir nefes, bugün tamamlanıyormuş gibi.

Rüzgar yine esti.
Yapraklar yine kıpırdadı.
Hayat yine kendi gürültüsünde akıyordu.

Ama iki renk, ilk kez aynı sessizliğin içinde duruyordu.

Ve kader, 1. bölümün son cümlesini böyle yazdı…

“Mavi, yeşile düşmedi;
yeşil, maviyi beklediği yerde buldu.”

Kategoriler:


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir