Kar gece boyu yağdı. Dağın dilini bilenler, sabahın sessizliğine bakıp havayı okur. Bugün söz söyleyen rüzgar değil, yolun kendisi olacaktı.
Kara, kamyonun direksiyonunu avuçlarının içine gömdü; nasırlı elleriyle demiri okşar gibi sıktı. Motorun homurtusu, içindeki eski bir türküyü uyandırdı. Şoför mahallinde sigara kokusu yoktu. Yıllar önce bırakmıştı ama kül tablasının dibinde, söndürülmüş bir hayat gibi duran gri iz, hatırlamanın inadıydı.
Yokuşu tırmanırken, karşı yamacın ardında, beyaz bir çizgi gibi kıvrılan yolun saçaklarında geçmiş genişledi. Her viraj, bir soru sormadan geçmiyor; her çam, bir sır saklıyordu.
“Kış uzun sürdü,” dedi kendi kendine. “İnsan da uzuyor kışlayınca…”
Köyün girişine vardığında, ilk göze çarpan eski taş köprü oldu. Dereden şimdilik ses gelmiyordu; su, karın altında sabrediyordu. Köprünün başında, rüzgarı kesmeyen ince bir söğüt; dalına asılı bir beyaz atkı…
Kara, frene dokunmadan önce kalbi çoktan durdu. Atkı, rüzgarın duasıyla hafifçe salındı. Her salınımda, bir cümle yarım kaldı.
Kamyonu köprü kenarına çekti; el frenini yavaşça kaldırıp kapıyı sessizce kapattı. Kar, ayakkabısının altına gömülürken bile ses etmekten çekiniyordu.
Atfı eline aldığında, soğuğun içinden sıcacık bir yaz geçti. Dikişlerinden tanıdı. Ucuna Beyaz’ın çocukken annesinden öğrendiği bir oya takılmıştı; çok küçük, neredeyse görünmüyor ama dokununca konuşuyordu.
“Bırakmam demiştin,” diye seslendi, kimselerin duymadığı bir yerden. “Bırakamadım işte.”
Köyün evleri, kardan yapılmış masal evleri gibi susuyor; bacalar sessizce tüterek gökyüzüne küçük sırlar veriyordu. Kara, atkıyı cebine değil, göğsüne yerleştirdi. “Çalınmasın,” der gibi değil; yerinden çıkmasın der gibi.
İlk adımı attığında, hatıra kapıları kendiliğinden açıldı.
Yıllar önce aynı köprü başında durmuşlardı. Yol, o zaman da karlıydı; ama ikisinin de içi sıcaktı. Beyaz, atkısını biraz aceleyle boynuna dolarken gülümsemiş, “Koşarsak yetişiriz,” demişti.
“Neye?” diye sormuştu Kara.
“Geleceğimize.”
O gün koşmuşlardı. Kara, kamyonu sürmüş, Beyaz, camdan dışarı bakarken her gördüğü ağaca isim vermişti. “Şu dikeni çok olan çamın adı inat olsun,” demişti mesela. “Bizim gibi.”
Kara gülmüş, “Bizim inadımız vefadan,” diye eklemişti. O zaman kelime kolay geliyordu dile; denizi görmeden yüzmeyi öğrenen çocuklar gibi, nasıldır bilmeden inanıyorlardı.
Sonra şehir girmiş araya. İş, gurbet, mecburiyet.
Kara, “Bir sene,” demişti. “Söz, bir sene sonra döneceğim.”
Sözler bazen kışa yakalanır. Kara da kışa yakalandı. Sene dediği, önce iki oldu, sonra üç. Mektuplar kısaldı. Telefonların ucunda nefesler uzadı.
Ve bir gün, Beyaz’ın sesi yerini sessizliğe bıraktı. “Ben buradayım” diyen kadın, “Ben buradayım ama…” demeye başladı. O “ama”nın sonu gelmedi.
Köyün meydanında tek yaşayan dükkan bakkaldı. Kepengin yarısı açıktı; içerden radyo sesi ince bir tül gibi sızıyordu. Eski bir türkü. Kara içeri girdi.
Bakkal İhsan, yaşını büyüten bir ciddiyetle başını kaldırdı, sonra gözleri yuvarlandı: “Kara!… Oğlum, sen misin?”
Kara, elini uzatmadan önce yüzündeki karı sildi. “Benim, İhsan abi.”
Sarmalandılar. Erkeklerin kısık sesli sevinci kısa sürer; ayıp olmasın diye değil, içleri taşarsa kim tutar diye.
“Beyaz?” dedi Kara, sanki bu bir selam kelimesiydi.
İhsan’ın yüzü yumuşadı, sonra ciddi bir çizgiye döndü. “Köyün üst başındaki ev… Anası rahatsızlandı. O, hem ana oldu hem kız.”
“Evli mi?”
Bir anlık duraksama oldu, bu boşluk değildi… “Hayır. Yalnız.”
Kara’nın yüreğine sığmayan bir çocuğun koşusu düştü. Ama ayakları yerinden kalkmadı.
Bakkal, tezgahın altından ince bir kağıt kese çıkardı; içine iki taze simit koyup uzattı. “Gitmeden şunu ye; insan açken yüreğini yanlış duyar.”
Kara, bir simitten küçük bir parça kopardı. Ağzına atmadı; cebine koydu. “Yolda yerim,” dedi. Oysa biliyordu. Bazı lokmalar sadece cebimizi ısıtır.
Evin kapısına geldiğinde, eşiğin önünde kar temizlenmişti; belli ki gün boyu biri girip çıkmış, şimdilik içeriği sıcak tutmuştu. Kapı yarı aralıktı.
Kara, tokmağı çalmadan önce durdu; içerdeki sessizliğe kulak verdi. Sessizlik dediğimiz şey, bazen evin değil, içeri girenin sesidir.
İçerden bir öksürük, sonra ince bir kadın sesi: “Gel.”
Kara, kapıya değil, zamana dokunur gibi itti.
Beyaz, penceredeki perdenin arkasını toplamış, sobanın üzerinde kaynayan çayın yüzündeki buharı izliyordu. Başını kaldırdı, gördüğü Kara değil, onunla birlikte içeri giren rüzgar oldu.
Kara, kapının eşiğinde kaldı; ayakkabısının ucunda karlar masum masum eriyordu.
“Hoş geldin,” dedi Beyaz. Ne sitem, ne sevinç. Bir ömürlük yorgunluğun içinden çekilmiş kısa bir cümle.
“Geç kaldım,” dedi Kara. Bu sözün içine yıllar düştü.
Beyaz, sobanın üzerine bir ince bardak bıraktı. “Kış, erken gelir buralara,” diye başladı; sonra sustu. Sanki “Yazını sen getirmeliydin” demek istemedi.
Aralarında üç adım vardı. Bu üç adım, bir şehir büyüklüğündeydi.
Kara, cebinden beyaz atkıyı çıkardı. “Köprüde buldum.”
Beyaz, atkıya bakmadı. “Öyle olması gerekiyordu,” dedi. “Rüzgarın kararları var.”
“Benim de vardı,” dedi Kara. “Tutamadım.”
Beyaz, bu kez baktı; uzun, derin ve suda yıkanmış bir bakış. “Sözler kışa döner,” dedi. “Vefa donmazsa, yol çözülür.”
Kara, içeri bir adım attı. Üç adımın ikisi kaldı.
“Ben geldim,” dedi.
“Giden geldiğinde,” diye seslendi; Beyaz, “kalanın yüreğinde bir yer boş kalır. Orası ‘geç’ denen yerdir.”
“Doldururuz.”
“Doldurmak başka, yeniden kurmak başka.”
Kara sustu. Sözlerin üstünü örten kalın bir kar tabakası gibi sessizlik yayıldı. Sobanın içi çıtırdadı; sanki odunlar da bir şey söylemek istedi sanki.
Beyaz, ince bir tabak çıkardı; iki dilim ekmek, biraz peynir, biraz zeytin… “Yemek yer misin?”
“Ben… Bir simidim var.”
Gülümsedi, ama gülüşün ucu kırıldı. “Cebinde sıcak tutarsın; biliyorum.”
Sonra bir ses daha. İç odadan yaşlı bir kadının nefesi, ince bir uykunun hemen yanındaki dalgalı sular gibi.
“Annem,” dedi Beyaz. “Uykusu ağır ama düşleri hafif.”
Kara başını eğdi. “Geçmiş olsun.”
“Geçmedi,” dedi; ne şikayetti ne kabulleniş, sadece çıplak bir gerçek.
Kara, iki adımın birini daha aldı. Şimdi aralarında yalnızca bir adım ve bir ömür vardı.
“Beni bağışlar mısın?”
Beyaz, başını hafifçe yana eğdi ve “Bağışlamak kolay. Unutmak zor. Unutmak kolay. Güvenmek zor.”
Kara gözlerini kaçırmadı. “Güvenmek için geldim.”
“Güven,” dedi Beyaz, “söze değil, ize bakar.”
Kara’nın gözleri istemsizce yere indi; eşiğin önündeki ıslak ayak izlerine. “İz bırakmak için değil, iz sürmek için geldim. Senin izini.”
Beyaz, sobanın yanındaki sandalyeye oturdu. “O zaman bekle. Kış bittiğinde, yol söyleyecek.”
“Ne söyleyecek?”
“Kim kaldı, kim gitti.”
Beyaz, pencereden dışarı baktı. Dağın yamacında, rüzgarın gömdüğü harfler arasında beyaz bir atkı hayal gibi salındı.
Kara, o an anladı. Bazen insan, sevdiğine değil; kendi yarım kalmış haline döner. Ve her dönüş, önce kendine verilmiş bir sözle başlar…
“Ben buradayım,” dedi Kara.
Beyaz, “Burada kal,” dedi. “Ama önce kendinde.”
Dışarıda kar yeniden başladı…


