Bak şimdi…
Eskiler anlatır…
Bir adam çölde günlerce susuz kalır. Dudakları çatlamış, dili damağına yapışmış. Tam düşecekken harabe bir kulübeye rastlar. İçeri girer. Masanın üstünde bir sürahi su…
Titreyen ellerle bardağa doldurur ve bir dikişte içer.
Ama su tuzludur.
Boğazı yanar. Midesi bulanır. Kusmak ister ama kusamaz. Çünkü bilir… O suyu içmezse ölecek. İçerse yaşayacak ama acı çekecek.
Hayat da tam olarak budur.
Bazı insanlar hayatımıza su gibi girer. Susuzluğumuzu giderir sandığımız anda, aslında içtiğimiz şeyin tuzlu olduğunu fark ederiz. Ama iş işten geçmiştir. Çünkü o suyu içmişizdir bir kere. Güvenmişizdir. İnanmışızdır. Sırtımızı dönmüşüzdür dünyaya, yüzümüzü onlara çevirmişizdir.
Sonra kalabalıklar başlar…
Ve masalar kurulur.
Köşeli, keskin, hesaplı masalar…
Sekizgen.
Her köşesi bir çıkar, her kenarı bir plan.
O masada dostluk yoktur.
Kardeşlik yoktur.
Sadakat yoktur.
Herkes birbirinin açığını bilir ama kimse yüzüne bakmaz. Çünkü o masa menfaat masasıdır. Düzen kurar ama merhamet bilmez.
Yuvarlak masa ise başkadır.
Yuvarlak masa ailedir. Kimsenin köşesi yoktur orada. Kimse sivrilmez, kimse yukarıda değildir. Ekmek bölünür, su paylaşılır.
En küçük bile söz alır.
Orada insan araç değil, insandır.
Orada sadakat bir kelime değil, bir duruştur.
Ama o köşeli masalara zemin hazırlayan bir anlayış vardır…
İnsanı maliyet kalemi sayan, vefayı zayıflık gören, merhameti zarar hanesine yazan bir zihniyet.
Sadakat der ama ilk fırsatta satar.
Ahlak der ama menfaatine dokununca susar.
Aile der ama masaya oturunca kardeşini rakip görür.
“Söz namustur.” derler…
Ama o masada bir kişi bile tuzlu su içmemiştir senin gibi.
Onlar susuz kalmamıştır.
Onlar çölde yürümemiştir.
Onlar düşe kalka bugüne gelmemiştir.
O yüzden ihanet onlar için bir karakter sorunu değil, bir fırsattır.
Bir gün gelir…
Aynı masada oturanlardan biri gözünü ekmeğine diker.
Biri alın terine.
Biri yarınlarına.
Biri adını kullanır…
Biri arkandan konuşur…
Biri önünde susar ama arkanda bağırır…
Ve sonra bir sabah…
Telefonuna ulaşılamaz.
Engellenmişsindir.
İşte o an anlarsın.
Alacağı olan adam engel koymaz.
Haklı olan kaçmaz.
Suçsuz olan saklanmaz.
Ama içinde korku olan…
Hesap veremeyecek olan…
Gözünün içine baka baka yalan söyleyen…
Bir gün mutlaka kaçar.
Kaçmak, bir savunma değil; bir itiraftır.
Çünkü insan sustuğu kadar suçludur bazen. Konuşamıyorsa, anlatamıyorsa, yüzleşemiyorsa; orada masumiyet değil, utanç vardır.
Ve en acısı da nedir biliyor musunuz?
Sen hala o masayı hatırlarsın…
O kahkahaları…
O çay bardaklarını…
O bölünen ekmekleri…
O verilen sözleri…
Onlar çoktan unutmuştur.
Çünkü tuzlu suyu içen sensin.
Onlar için bu sadece bir yalan ticaretiydi.
Bir menfaatti.
Bir basamaktı.
Ama senin için bir ömürlük sadakatti.
Pazara kadar değil, mezara kadardı.
İnsan en çok neye yanar biliyor musun?
Düşmanına değil…
Dost sandığına yenilmeye yanar.
Bugün en iyi arabalara binenler, en yüksek katlarda oturanlar, en kalın duvarların arkasına saklananlar… Yarın en dar yere sığacaklar.
Çünkü gerçek evimiz toprakların altıdır.
Bu dünya geniştir ama fanidir.
Bugün engelleyenler, yarın engellenemeyecek bir mahkemede konuşacaklar.
Bugün susanlar, yarın susamayacaklar.
Bugün kaçanlar, yarın kaçamayacaklar.
O gün geldiğinde;
Ne masa kalacak…
Ne söz…
Ne telefon…
Ne engel…
Sadece içilen tuzlu suyun hesabı kalacak.


