İnsan bu dünyaya gelince burayı evi zannediyor. Duvar örüyor, kapı takıyor, tapu alıyor… “Benim” diyor. Arabam, evim, işim, makamım… Hep bir sahiplenme hali var. Ama kimse kendine şu soruyu sormuyor. Gerçekten burası bizim mi?
Değil.
Biz aslında burada misafiriz. Kısa süreliğine bırakılmışız. Hani bir yolculukta mola verirsin ya, bir tesise girersin… Koltuğa oturursun ama evindeki gibi yayılmazsın. Çünkü bilirsin ki birazdan kalkıp gideceksin. İşte dünya tam olarak öyle bir yer ama biz mola yerini memleket sandık.
Gerçek evimizin adresi belli… Toprağın altı.
Kimse kalıcı değil burada. En güçlü dediğin adam da gitti, en zengin dediğin de… İsmi tarihe yazılan da gitti, kimsenin tanımadığı da. Hepsinin sonu aynı kapıya çıktı. Demek ki mesele dünyada ne kadar kaldığın değil, nasıl yaşadığın.
Bak, çoğu insan “dünya yalan” diyor. Aslında dünya yalan değil. Dünya gerçek. Açlık gerçek, ölüm gerçek, zaman gerçek. Sabah oluyor mu? Oluyor. Yaşlanıyor musun? Yaşlanıyorsun. Sevdiklerini kaybediyor musun? Kaybediyorsun. O zaman bu hayatın kendisi yalan değil.
Yalan olan biziz.
İnsan söz veriyor, tutmuyor.
Seviyorum diyor, vazgeçiyor.
Yanındayım diyor, ilk fırtınada gidiyor.
Dünya dönmeye devam ediyor ama insan dönüyor. Dün doğru dediğine bugün yanlış diyebiliyor. Menfaati değişince karakteri de değişiyor. İşine gelince sadakat, işine gelmeyince bahane…
Toprak öyle mi?
Toprak kimseyi yarı yolda bırakmaz.
Alan da o, saklayan da o.
Belki de bu yüzden insan ölümü hatırladıkça yumuşar. Çünkü nereye gideceğini hatırlar. Hırsı azalır, sesi düşer, kalbi sakinleşir. Ama ölümü unuttuğu anda kendini ebedî sanmaya başlar. İşte bütün kavga da orada başlıyor zaten.
Biz burayı ev sandığımız için kırılıyoruz.
Sonsuz kalacakmış gibi sevdiğimiz için ihanete uğruyoruz.
Kaybetmeyecekmiş gibi bağlandığımız için dağılıyoruz.
Oysa baştan bilsek misafir olduğumuzu…
Belki daha az kırar, daha az kırılırdık.
Belki bu kadar büyütmezdik geçici olanı.
Sonunda döneceğimiz yer belli.
Evimiz toprağın altı.


