Sahibinden Kiralık Dünya

Bak, şimdi gel seninle bir kahve içelim de şu tabelanın önünde biraz duralım. Hani o girişine iliştirdikleri tabela var ya…

“Günlük. Aylık. Vicdan hariç.”

Görüyor musun? Adamlar baştan uyarmış aslında. “İçeri gir ama insanlığını kapıda bırak, burası bir ticaret hane,” diyorlar. Duvarlara baksana bir… Pırıl pırıl, taze boyanmış, mis gibi kireç kokuyor değil mi? Ama biraz dikkatli bakarsan, o boyanın altından eski çatlakların nasıl sızdığını görürsün. Ne kadar kat atarsan at, o binanın yorgunluğunu gizleyemiyorsun. İşte bizim hayatlarımız da tam olarak bu. Sürekli bir şeylerin üstünü örtüyoruz ama temel çürük, çatlaklar derinde.

Hepsi birer kiracı. Kimse ev sahibi değil ama herkes öyleymiş gibi kasılıyor. En acıklısı ne biliyor musun? Şu köşe başında satılan “sıfır kilometre” umutlar. Her sabah taze taze geliyor, jelatinli. İnsanlar kapış kapış alıyor. Oysa bilmiyorlar ki, o umutların hepsi kullanılmış, iade edilmiş, sadece ambalajı yenilenmiş hayaller.

İlişkilere bak bir de… Sözler kontratlı, imzalı mühürlü. Sevgi mi istiyorsun? “Önce depozitoyu yatır,” diyorlar. “Önce sen ver ki, ben de sana güveneyim.” Adalet? O zaten “ek ücret.” Paran varsa ya da sırtını bir yere dayadıysan pakete dahil, yoksa standart tarifeye talim.

Şu etrafına baksana, herkes bir şey kiralıyor. Biri sert adam rolünü kiralıyor, diğeri mağdur kadın maskesini. Kimse çıkıp da “Ben buyum,” demiyor. Neden biliyor musun? Çünkü kendin olmak çok pahalı. Kendi gerçeğinle yüzleşmek, o ağır borcun altına girmek demek. Kimse o bedeli ödemek istemiyor. “Ucuz bir rol kiralarım, günü kurtarırım,” mantığı…

Elimizde haritalar var, telefonlarımızda navigasyonlar açık. Her sokağın ismini biliyoruz ama kimsenin pusulası yok. Nereye gittiğimizi bilmeden, sadece yol var diye yürüyoruz. Zaman desen taksitli; gençliği harcıyoruz ki yaşlılık taksitlerini ödeyelim. Ama ömür dediğin şeyin iade fişi yok be arkadaşım. Giden gidiyor.

Bir gün, o masanın başına geçeceksin. Anahtarı şöyle bir yavaşça masanın üzerine bırakacaksın. Eşyalar kalacak, aldığın o lüks koltuklar, o çok sevdiğin perdeler… Hepsi başkasının olacak. Senin izlerini bir iki güne silecekler, sanki hiç orada yaşamamışsın gibi.

Sana kapıdan çıkarken o “emlakçı” ya da “ev sahibi” adına ne dersen de…

Sadece tek bir şey soracak. Gözlerinin içine bakıp diyecek ki…

“Dünyayı nasıl teslim ediyorsun?”

“Mutfaktaki tezgahı mı çizdin? Duvarları mı yıktın? Yoksa girdiğin o odayı bir çiçek bahçesine mi çevirdin?”

Temiz mi bıraktın o kalbi, yoksa her yer hasar kaydı mı dolu?

Ve…

Girişte bir tabela var.
“Günlük. Aylık. Vicdan hariç.”

Duvarlar yeni boyalı,
Ama altından eski çatlaklar sızıyor.
Her şey kullanılmış,
Sadece umut sıfır kilometre diye satılıyor.

İnsanlar geçici,
Sözler kontratlı.
Sevgi depozito istiyor,
Adalet ek ücret.

Burada herkes bir şey kiralıyor.
Bir yüz, bir rol, bir cümle.
Kimse kendini satın almıyor,
Çünkü pahalı geliyor.

Zaman taksitli,
Ömür iade edilemez.
Yol var ama yön yok.
Harita var ama pusula eksik.

Bir gün anahtarı masaya bırakıp çıkacaksın.
Eşyalar kalacak,
İzler silinecek.
Sana sorulan tek şey şu olacak.

“Dünyayı nasıl teslim ediyorsun?”

Temiz mi? yoksa hasarlı mı?

Kategoriler:


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir