Kendinle Barış Günü

Hayatın hızla akıp giden hengamesinde, en çok kendimizi ihmal ederiz. Takvimler 14 Şubat’ı gösterdiğinde dünya dev bir vitrine dönüşürken, asıl kutlama dışarıda değil, insanın kendi içindeki o tenha masada başlar. Bu tarih, “kimi seviyorum?” sorusundan önce, “kimi ihmal ettim?” sorusunun sorulduğu bir yüzleşme durağıdır. Bir telefonu ertelediğimiz dostlar, susarak uzağına düştüğümüz aile bağları ve en çok da kendi sesimizi bastırdığımız o gürültülü anlar… Sevgi, paketlenip kurdeleyle sunulduğunda değil, bir yükü sessizce paylaştığında, bir haksızlığa ses olduğunda ve bir kalbi incitmeden koruduğunda büyür. Çünkü sevgi, bazen sadece sessiz bir iyiliktir.

İyi niyet, genellikle bir zayıflık veya “yumuşaklık” olarak algılanır. Oysa iyi niyet, insanın içindeki en bilinçli ve en cesur tercihlerden biridir. Kötülüğe bulaşmamayı, kolay olanı değil doğru olanı seçmeyi ve bir çıkar hesabı gütmeden “insan kalmayı” gerektirir. İnsan en çok burada yorulur. Çok sevdiği, çok değer verdiği ve “nasıl olsa anlaşılır” dediği yerden kırılır. Çoğu zaman da anlaşılmaz. Ancak iyi niyet bir sonuç değil bir duruştur. Bu duruş bizi eninde sonunda kendimizle aynı masaya oturtur. Dışarıyla barışmak bir diplomasiyse, kendinle barışmak en saf dürüstlüktür. İnsan başkasını kandırabilir ama kendi içindeki o aynaya yalan söyleyemez.

Bu barış masasında ne gösterişe yer vardır ne de büyük vaatlere. Bir şişe şarap, sarhoş olmak için değil. Zihnin vitesini düşürüp yavaşlamak içindir. Bir portakalın kabuğunu soyarken yayılan o taze koku, “buradayım” demenin en yalın halidir. O masada yalnız oturmak, yalnız kalmak değildir. Kimseyi ikna etmek zorunda kalmamanın, hiçbir şeyi ispat etme yükü taşımamanın özgürlüğüdür. Geçmişe hesap sormadan, geleceğe ağır sözler vermeden, sadece bugünü incitmeden geçirme niyetidir.

Gerçek sevgi, insanın içindeki denge yerini bulduğunda başlar. Kendine acımasız olanın başkasına merhameti hep eksiktir. Kendini sürekli suçlayan biri, sevgiyi hep bir borç gibi yaşar. Oysa bazen en büyük iyilik, insanın kendine yaptığıdır. Durmak, susmak ve geri çekilmek. Kadehi kaldırırken söylenecek o tek ve sade cümle, hayatın tüm karmaşasına verilmiş en büyük cevaptır. “Elimden gelen buydu.” Bu cümle bir pes ediş değil, gecikmiş bir affediş ve insanın kendiyle imzaladığı en büyük barış antlaşmasıdır.

Bir şişe şarap…
Sarhoş olmak için değil.
Biraz yavaşlamak için.

Bir portakal…
Keserken yayılan koku gibi.
“Buradayım” diyen bir şey.

Masaya yalnız oturmak yalnız kalmak değil bu.
Bu akşam kimseyi ikna etmeyeceksin.
Hiçbir şeyi ispat etmeyeceksin.
Sadece kendinle aynı odada olacaksın.

– İlk yudumu almadan önce dur.
– Portakalı soyarken acele etme.
– İçinden geçen ilk cümleyi susturma. Düzeltme de.

Bu akşam geçmişe hesap sorma akşamı değil.
Geleceğe söz verme hiç değil.
Sadece bugünü incitmeden geçirme akşamı.

Kadehi kaldırırken bir şey demen gerekmiyor.
Ama dersen de sade olsun…

“Elimden gelen buydu.”

İşte böyle can özüm…

“Ayrıca bugün ne kadar yem, o kadar takla günü.” Kutlu olsun…

Kategoriler:


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir