Seven Years in Tibet’i izleyip bitirdiğinde, boğazında düğümlenen o garip hissin adı aslında “hafifleme.” bence. Filmin en başında, tren garında hamile karısını bir valiz gibi geride bırakıp giden o kibirli, her şeyi bilen, burnu havada* Heinrich Harrer’i gördüğümüzde nefret etmemek elde değil. Adamın her adımı bir fatih edasında. Sanki Himalayalar ona boyun eğmek zorundaymış, sanki dünya onun zafer çığlıklarını duymak için yaratılmış gibi. Ama sinema koltuğunda otururken yavaş yavaş anlıyorsun ki, bu bir dağcılık macerası gibi değil. Bu devasa bir egonun Tibet’in sessizliğinde nasıl kum gibi dağıldığının belgesi.
Harrer’in kaçış macerası başladığında, biz de onunla birlikte o hıza kapılıyoruz. Esir kampından kaçıyor, aç kalıyor, yollara düşüyor. Ama Lhasa’nın kapılarına vardığında, o meşhur batılı hızı duvara tosluyor. Tibet öyle bir yer ki, kimse sana “bağırarak konuşma” demiyor, sadece senin bağırtın o sessizliğin içinde seni rezil ediyor. Harrer, elinde haritaları, cebinde saatiyle her şeyi yönetmeye çalışırken, aslında o yolun dışına düştüğünü fark ediyor. Yol arkadaşı Peter ile olan o çatışmaları da zuper. Peter hayatın akışına uyum sağlarken, Harrer hala “haklı çıkma” ve “en iyisi olma” derdinde. Bir terzi kadın için girdikleri o masum rekabette bile Harrer’in o fatih ruhu sırıtmaya başlıyor. Ama işte Tibet, o sert mermeri yavaş yavaş aşındıran bir rüzgar gibi işliyor adamın ruhuna.
Filmin kalbi, o küçük çocukla, Dalai Lama ile tanıştığı an atmaya başlıyor. Harrer, ona “dünyayı” anlatacağını sanıyor. Sinemayı, coğrafyayı, modernizmi… Ama çocuk ona öyle sorular soruyor ki, durmadan…Harrer cevap verirken kendi hayatının ne kadar boş olduğunu kendi sesinden duyuyor. Sahne gözümün önüne gelince şöyle diyorum… Lan dışarıda Çin ordusu kapıya dayanmış, koca bir ulus yok olma tehlikesiyle karşı karşıya ama o küçük çocuk kaçmayı bir an bile düşünmüyor. Batı’nın sunduğu o konforlu ve güvenli hayata gitmek yerine, halkıyla birlikte o kuşatılmış sarayda kalmayı seçiyor. İşte bu, modern insanın en büyük tokadı. Harrer ömrü boyunca kaçmış. Karısından, sorumluluklarından, babalıktan… Ama karşısındaki bu çocuk, “kendi kurtuluşunu başkalarına hizmet etmekte” bulmuş. O an anlıyorsun ki, gerçek güç dağın tepesine bayrak dikmek değil, fırtına koptuğunda yerinden kımıldamamaktır.
Harrer’in o meşhur solucan sahnesindeki şaşkınlığı aslında hepimizin şaşkınlığı. Bir tapınak inşaatı sırasında topraktan çıkan solucanları incitmemek için koca bir halkın seferber olması, Harrer’e “saçma” geliyor başta. Mesele solucan değil, mesele hayata ve her bir parçasına duyulan o sonsuz saygı. İnanılmaz…O ana kadar sadece kendini önemseyen adam, ilk kez kendinden başka bir canlının yaşam hakkş için durmayı öğreniyor. Bu, sessizliğin içindeki en büyük eylem.
Filmin sonuna doğru, Harrer artık o eski “itici” adam değil. Yüzündeki o sert çizgiler yumuşamış, bakışlarındaki o “hep ben” diyen pırıltı yerini derin bir hüzne ve kabullenişe bırakıyor. Tibet’ten ayrılırken cebinde zafer madalyaları yok. Sadece bir çocuğun ona öğrettiği o devasa sükunet ve kalbinde hiç tanımadığı oğluna duyduğu o gecikmiş mahcubiyet var. Eve döndüğünde, oğlunun yanına gidişi bir fatihin dönüşü değil. Bir tövbekarın sığınışı gibi. O sarı bayrağı zirveye dikerken artık dünyayı fethettiğini falan düşünmüyor. Sadece kendi içindeki o gürültülü savaşı bitirdiğini ilan ediyor.
Bugünün dünyasına baksana. Hepimiz bir yerlerden kaçıyoruz. Zorluktan kaçıyoruz, sıkıntıdan kaçıyoruz, kendimizle baş başa kalmaktan köşe bucak kaçıyoruz. Kaçtığın her yer seni daha da ağırlaştırır. Gerçek özgürlük, o küçük çocuğun yaptığı gibi, olduğun yerde durup hizmet etmeyi ve sessiz kalmayı seçmektir. Harrer yedi yılın sonunda daha mutlu mu oldu bilemem ama kesinlikle daha hafifti. Çünkü artık ne haklı çıkma derdi vardı ne de dünyayı taşıma yükü.
Sen de bazen sadece durup, o içindeki gürültünün dinmesini beklediğinde kendini Harrer gibi o dağın eteğinde hissetmiyor musun? Bir dahaki sefere bir tartışmada haklı çıkmak için nefesini tükettiğinde bu filmi hatırla… İzlemediysen izle… İzlediysen tekrar izle…
Belki de sessiz kalmak, verebileceğin en büyük cevaptır.
Bu film bilerek aşksız yapılmış. Çünkü anlatılan şey romantik bir dönüşüm değil, ego törpüsü. Aşk girseydi hikaye sulanırdı ve “bir kadının bakışıyla değişti” denirdi. Oysa burada değişim kimse için olmuyor. Ne bir kadın, ne bir ilişki, ne bir kurtarıcı… Adam kendisiyle baş başa kalıyor. En zor dönüşüm de bu zaten. Bu arada ah bu kadınlar…di yo rum….
Bak, bu “aşksızlık” meselesi üzerinden filmi tekrar yaşayalım. Harrer o yolları aşıp Lhasa’ya vardığında karşısına dünya güzeli bir Tibetli kadın çıksaydı, ona aşık olsaydı, onun için değişseydi… Film o an biterdi. Biz de “Ha, tamam, bir kadına tutuldu da adam oldu,” der, patlamış mısırımızı bitirip kalkardık. Ama film bunu yapmıyor, seni o buz gibi gerçekle baş başa bırakıyor… Yalnızsın ve bu seninle ilgili.
İzlerken dikkat et, Harrer’in karısından yediği o mektup darbesi aslında bir “temizlik” operasyonu. Film daha başında adamın elindeki bütün romantik ve duygusal sığınakları yakıp yıkıyor. Karısı onu terk ediyor, oğlu onu reddediyor. Harrer’in “sevilerek” iyileşme şansı elinden alınıyor. Neden biliyor musun? Çünkü sevilmek bir konfordur. Birinin seni sevmesi, senin o halini onaylaması demektir. Oysa Harrer’in onaylanmaya değil, parçalanmaya ihtiyacı var.
Tibet’e girdiğinde, o sessiz koridorlarda yürürken kimse ona “Hoş geldin şampiyon,” demiyor. Kimse boynuna sarılmıyor. Etrafındaki insanlar ona sadece yer açıyor, o kadar. O meşhur terzi kadın meselesinde bile, Harrer kadına o bildiği “Batılı fatih” edasıyla yaklaşıyor ama kadın gidip sessiz, sakin ve iddiasız olan Peter’ı seçiyor. Harrer orada bir kez daha anlıyor ki; burası senin “çekiciliğinin”, “gücünün” ya da “karizmanın” para ettiği bir yer değil. Aşkın o mülkiyetçi hali burada işlemiyor.
Sonra o çocukla, Dalai Lama ile olan sahneleri hatırlayorum da… Orada bir yakınlık var, evet. Ama bu bir “bağlanma” değil. Çocuk ona “Bana dünyayı anlat,” diyor. Harrer anlatıyor. Ama çocuk ona bir kurtarıcı gibi bakmıyor, onu bir aziz ilan etmiyor. Sadece yanında durmasına izin veriyor. İşte filmin o kemik gibi sert dediğin yeri burası. Şefkat var ama sahiplenme yok. Harrer o çocuğun yanında dururken, ilk kez birinden bir şey “almadan” sadece “vermeyi” öğreniyor. Aşk almaktır, istemektir, arzulamaktır; oysa burada Harrer sadece bir hizmetkar, bir taşıyıcı.
Film bittiğinde, Harrer o dağdan inerken aklında “birine kavuşma” heyecanı yok. Çünkü aşk girseydi, o yolculuk bir “varış” hikayesi olurdu. “Sevdiğine kavuştu ve mutlu oldu” derdik. Oysa Harrer’in dönüşü bir “vazgeçiş” hikayesi. Adam hafifliyor çünkü artık birine kendini ispat etme derdi kalmamış. Sevilmediği halde, kimse ona “iyi birisin” demediği halde düzeliyor. Kendi pisliğini, kendi kibrini o Tibet rüzgarında tek başına havalandırıyor. “iyi birisin” bu kelime beni sinir etsede…


