Aslında bu hikaye sadece 19. yüzyıl Japonya’sında geçmiyor. Bugün tam şu an bizim yaşadığımız hayatın tam ortasında yaşanıyor. Katsumoto ve Algren’in o sessiz köydeki mücadelesi, aslında günümüz dünyasında o bitmek bilmeyen keşmekeş bizim aramızdaki kavgaya çok benziyor.
Bugünün dünyası tam bir “Algren başlangıcı” gibi. Her yer çok gürültülü, her şey çok hızlı ve hepimiz bir şeylere yetişmeye çalışırken aslında kendimizden kaçıyoruz. Elimizde telefonlar, zihnimizde bin tane sekme açık tıpkı Algren’in o ilk sahnelerdeki darmadağın hali gibiyiz. Bir zamanlar bende o haldeydim. O zamanlar Algren vicdanını susturmak için içiyordu. Bugün bizler dikkatimizi dağıtmak için sonsuz bir içerik tüketiyoruz. Ama içimizdeki o boşluk, o “bir şeyler yanlış” hissi hiç değişmiyor.
İşte Katsumoto tam burada bir “duruşu” temsil ediyor. Katsumoto bugün yaşasaydı, muhtemelen herkesin “başarı” dediği, “daha çok kazan, daha çok görün, daha güçlü ol” dediği o hırslı kalabalığın ortasında, sadece kendi değerlerine sadık kalan o azınlık olurdu. Bugünün dünyasında Katsumoto olmak, trendlere göre değil, karakterine göre yaşamaktır. Herkesin rüzgarın estiği yöne eğildiği bir çağda, “benim doğrum bu ve bedeli neyse öderim” diyebilen o bükülmez omurgadır.
Algren’in o köyde öğrendiği “Çok zihin” (Too many mind) meselesi bugün bizim en büyük hastalığımız. Odaklanamıyoruz. Bir işi yaparken aklımız diğerinde, biriyle konuşurken gözümüz ekranda. Elimiz işte gözümüz oynaşta yani. Şöyle bir durumda var tabi ki. Eğer sen işine, kariyerine veya kendi “yoluna” %100 gömülüp etrafındaki dünyayı (ve sevdiklerini) görmezden gelirsen, o bağın tek taraflı olarak zayıflamasına zemin hazırlamış oluyorsun. O da zaten yolunda ise malum durumlar oluveriyor. Hayat bir denge oyunu ve ne yazık ki “ihmal edilen her şey ölür” kuralı burada da işliyor. “Gözü dışarı kayma” sürecinin başlangıç belirtilerini kaçırırsın. Neyse konuya dönelim. Konsantrasyonumuz parça parça. Bence filmin en en değerli bölümlerden birisi…Ne kadar az düşünce, o kadar çok hayat. Eğer yaptığın işe, sevdiğin insana ya da yürüdüğün yola tüm varlığınla odaklanamazsan, aslında o anı hiç yaşamamış oluyorsun.
O son sahnedeki makineli tüfeklere karşı kılıçla yürümek meselesi ise bugünün dünyasında bir “itiraz” biçimi sanki. Bugünün makineli tüfekleri sosyal medya baskısı, geçim kaygısı, “herkes gibi olma” zorunluluğu… Kılıç ise bizim insani değerlerimiz, vicdanımız ve nezaketimiz. Bazen nezaketin, dürüstlüğün ya da sadakatin bugünün “vahşi” dünyasında hiçbir işe yaramayacağını, yenileceğimizi biliyoruz. Ama tıpkı o samuraylar gibi, sonucun ne olacağından ziyade, nasıl bir duruş sergilediğimiz önemli hale geliyor.
Katsumoto’nun son nefesinde söylediği “Hepsi kusursuz” sözünü bugüne getirirsek; bu, mükemmel bir hayata sahip olmak demek değil. Bu, hatalarınla, eksiklerinle ve verdiğin o onurlu mücadeleyle kendi hayatını olduğu gibi kabul edebilme huzurudur.
Sonuçta hepimiz birer Algren’iz; bir yerlerde yaralıyız, bir yerlerden kaçıyoruz. Ve hepimizin hayatında bir “Katsumoto anı” bekliyor. O an geldiğinde, rüzgara mı kapılacağız yoksa kılıcımızı kuşanıp yani özümüze dönüp kendi doğrumuzda mı duracağız? Bütün mesele bu.
Flimdeki aşk meşk hikayesine gelecek olursak şöyle. Bugünün dünyasında Taka gibi bir kadını bulmak, hırçın bir okyanusta sükuneti aramak gibidir. Taka ve Algren arasındaki o imkansız ama bir o kadar da onurlu yakınlaşma var. Bunu sadece bir “aşk hikayesi” diye geçiştirmek haksızlık olur. Bu daha çok iki yaralı ruhun, birbirinin kanında şifa araması gibi bir şey.
Algren o eve getirildiğinde Taka için “düşman” bile değil. O, kocasını savaş meydanında öldürmüş, çocuklarını yetim bırakmış bir “canavar” bence. Bak bu kelimede tanıdık. Normal bir hikayede burada sadece nefret ve intikam olurdu. Ama Taka’nın Algren’e bakışında, o yaraları sarışında insanın içini sızlatan vakur bir kabulleniş var. Taka, yasını tutarken bile onurundan ödün vermiyor. Algren ise o evde sadece iyileşmiyor. Bir kadının acısını nasıl bu kadar sessiz ve asil bir şekilde taşıdığını gördükçe kendi vahşetinden utanıyor.
Algren o son savaşa gitmeden önce Taka, ona kocasının zırhını giydiriyor. O an aralarında tek bir aşk sözcüğü geçmiyor, tek bir “seni seviyorum” bile demiyor. Ama o zırhın kayışlarını bağlarken ellerinin birbirine değmesi, bakışlarının bir anlık kesişmesi… İşte gerçek aşk o sessizliğin içinde saklı. Taka, kocasını öldüren adama, yine kocasının zırhını giydirerek aslında anlatmak istiyor… “Geçmişin günahlarını bu onurlu duruşunla yıkadın, artık bizdensin.” Bu sinema tarihindeki en dokunaklı “affediş” ve “bağlanış” anlarından biridir.
Bugünün dünyasına baktığında bu aşk neden bu kadar uzak geliyor biliyor musun? Çünkü biz artık aşkı “tüketmek” üzerine kuruyoruz. Hemen sonuç almak, hemen duymak, hemen sahip olmak istiyoruz. Taka ve Algren arasındaki o ince ama galpten galbe giden yol, bugünün vitrinlik, sosyal medya paylaşımlı aşklarında asla bir değer bulamıyor. Bulmaz. Bizler birinin yarasına dokunmak yerine, o yarayı görmezden gelmeyi ya da ilk zorlukta kaçmayı seçiyoruz. Onların aşkı ise bir emek, bir sabır ve en önemlisi muazzam bir saygı üzerine kurulu.
Öte yandan, filmin içinde bir de “ihanetle kirlenmiş” sevgiler var. İmparator’un Katsumoto’ya olan sevgisi gibi… İmparator onu bir öğretmen, bir baba gibi seviyor ama modernleşme hırsı ve yanındaki Omura gibi “akıl hocalarının” dedikoduları, bu sevgiyi bir ihanete dönüştürüyor. Ah bu dedikoducular yok mu flimde bile var. Sevgisini koruyacak kadar cesur olamadığı için, aslında en büyük ihaneti kendi özüne yapıyor. Bugün de öyle değil mi? Sevdiklerimizi ya da değerlerimizi “strateji” uğruna, “mantıklı olan bu” diyerek kaç defa feda ediyoruz?
Ne diyoruz… Tarafını seç… Komik rüyalar…
Algren, her şey bittiğinde o köye, Taka’nın yanına geri dönüyor. Oraya dönmesinin sebebi sadece bir kadın değil. O kadının temsil ettiği o saf, hesapsız ve onurlu dünyaya olan aşkı. O son sahnede birbirlerine baktıklarında anlıyorsun ki; Aşk, fırtınalar koptuktan sonra sığınabileceğin o tek huzurlu limandır.
Filmin o sarsıcı final sahnesinde, Algren’in İmparator’un önünde diz çöküp Katsumoto’nun kılıcını uzattığı o an, aslında hikayenin tüm gürültüsünün dindiği ve hakikatin en saf haliyle ortaya çıktığı andır. İmparator, Batılı danışmanların ve Omura gibi hesapçı adamların gölgesinde kalmış, kendi köklerinden koparılmış bir genç adam olarak o kılıca bakar. Sorduğu soru, aslında modern dünyanın sığlığıdır. “Bana onun nasıl öldüğünü anlat.”
İmparator orada trajik bir sonun, kanlı bir muharebenin detaylarını duymayı bekler. Ama Algren’in verdiği o cevap, filmin sadece bir savaş filmi olmadığını, bir onur mücadalesi olduğunu kanıtlar. “Hayır, size onun nasıl yaşadığını anlatacağım.”
Bu cümle, bir insanın değerini belirleyen şeyin finaldeki mağlubiyeti değil, o sona kadar yürüdüğü yolun kalitesi olduğunu söyler. Katsumoto ölmedi, çünkü o bir duruşun, bir inancın ve bir sessizliğin kendisiydi. Onun nasıl öldüğü değilde nasıl yaşadığı, kiraz çiçeklerine nasıl baktığı, sadakati nasıl bir ibadet gibi taşıdığı ve modern dünyanın vahşetine karşı kılıcıyla nasıl bir şiir yazdığı asıl meseledir…
Özetle can özüm… The Last Samurai kendi iç sesini kaybetmiş bir adamın, yenileceğini bile bile onuruyla ayağa kalkan bir bilgenin sessizliğinde kendini yeniden bulma ve hayatın anlamını “nasıl öldüğünde” değil, son nefesine kadar “nasıl yaşadığında” anlatan zuper bir cinema…


