Braveheart

Braveheart’ı izlerken bir noktadan sonra film kendi kabuğundan sıyrılıyor, tarihin tozlu sayfalarını ve büyük savaş sahnelerini geride bırakıp insanın en çıplak, en korunmasız haline, yani kendi hayatımıza benzeyen o derin hikayeye dönüşüyor. William Wallace o noktadan itibaren artık bir kahraman gibi durmuyor. O daha çok kayıplarıyla büyümüş, erkenden yalnız kalmış ve bir kez yola çıktıktan sonra geri dönmeyi onuruna yedirememiş bir adamın portresi haline geliyor. Babasını çocuk yaşta toprağa verişi, ardından hayatının merkezine koyduğu kadını bir cellat elinde kaybedişi onu sertleştirmiyor, aksine dünyadaki en nadir şeye, yani mutlak bir saflığa itiyor. Onu özel yapan şey sadece cesareti ya da kılıç tutuşu değil; onun pazarlık bilmeyen, ruhunu parça parça satmaya yanaşmayan o bükülmez yanı. Bugünün dünyasında böyle ruhları bulmak imkansıza yakın, çünkü artık sevgi bile bir muhasebe kaydı gibi tutuluyor. Bağlılıklar şartlara bağlanmış, duruşlar ise rüzgarın yönüne göre değişen geçici mevsimler haline gelmiş durumda. Wallace’ın kaybı bu yüzden sadece bir aşkın yitip gitmesi değil, aslında bir “insan olma halinin” yeryüzünden silinişidir. Onu ayağa kaldıran şey basit bir öfke ya da kör bir intikam hırsı da değil, içindeki o derin ve sessiz boşluktaki “buradan geri çekilirsem kendimi, yani ruhumu kaybederim” düşüncesidir.

Bu hikaye aslında Sıfır’ı bilen, Bir’e adımını atmış ve bir daha arkasına bakmamış bir adamın kendi “Yol” hikayesidir. Başlamadan önce neyi kaybedeceğini bilen, yürürken her adımda biraz daha yalnız kalacağını hisseden ama yine de durmak yerine yürümeyi, duraklamak yerine tükenmeyi seçen birinin öyküsü. Bu yüzden Braveheart, zafer kazananların değil, yolda kalanların ve yolda kalmayı göze alanların anlatısıdır. Çünkü yol başladıktan sonra her şey bir anda çiçek bahçesine dönmez, tam tersine her şey daha da karmaşıklaşır, yanındakiler azalır, en güvendiğin yüzler başka tarafa bakmaya başlar. İnsana en ağır gelen de dışarıdaki düşmanın savurduğu kılıç değil, aynı dili konuştuğun, aynı masada ekmeğini böldüğün, aynı hayale inandığını sandığın kişilerden gelen o sessiz ihanettir. Kimse açıkça “ben vazgeçtim” demez, sadece beklerler, gücün hangi tarafa meyledeceğini izlerler ve sonra hiçbir şey olmamış gibi oraya yanaşırlar. Bu sessizlik, bağırarak yapılan bir ihanetten çok daha derinde yaralar açar. Wallace işte böyle yalnızlaşıyor, sadece askeri bir mağlubiyetle değil, insan ilişkilerindeki o ağır vicdan yüküyle.

Sonunda yakalandığında kurulan o mahkeme sahnesi bir yargılama değil, bir tiyatrodur aslında. Çünkü Wallace’ın tek istediği şey onurla yürüyebilmekti ve o zaten bu kararı çoktan vermişti. Özgürlük onun için bir toprak parçası, bir ün ya da gümüş sikkeler demek değildi. Özgürlük, başını eğmeden, kendi doğrusuna ihanet etmeden nefes alabilmekti. Bu yüzden yolunu seçti ve bu yolun sonunda bekleyen karanlık bedeli bilerek üzerine yürüdü. Kendini savunma gereği bile duymadı, çünkü gerçek bir duruş savunma istemez. Onun ölümü bile bir mesaj haline getiriliyor ama asıl mesele nasıl öldüğü de değil. Asıl mesele, o son ana kadar kendiyle, vicdanıyla ve cellatlarıyla en ufak bir pazarlığa oturmamasıdır. Film bunu Hollywood’un görkemiyle anlatsa da tarih bunu daha sert ve çıplak bir dille yazar ama ikisi de aynı gerçeğe çıkar. Bazı insanlar susturulmak istenir çünkü varlıkları bile birilerine suçluluk duygusu verir. Herkes yaşar gibi görünür ama herkes gerçekten yaşamaz. Nefes almak bir biyolojik zorunluluktur, yaşamak ise bir irade meselesidir. Wallace’ın farkı da burada. O rahatı, çıkarı ya da güvenli bir sessizliği seçebilirdi ama o başını eğmeden geçen kısa ama bütün bir ömrü seçti. Çünkü gerçek yaşam, onurdan vazgeçilmediği sürece bir anlam ifade eder.

“Herkes ölür ama herkes gerçekten yaşamaz” sözü, filmin sonunda insanın içine bir kaya gibi oturuyor. Bu cümle sadece büyük bir atasözü değil, insanın durup kendi hayatına bakmasını isteyen sert bir aynadır. Ölümün gölgesinde söylenmiş olsun ya da olmasın, bir ömrün imbikten süzülmüş halidir bu. Kaçmadan, eğilmeden, hayata karşı taviz vermeden var olmanın ne demek olduğunu anlatır. İzlerken ister istemez kendine soruyorsun. Ben gerçekten yaşıyor muyum, yoksa sadece günleri mi idare ediyorum? Gücün gölgesine sığınarak, susarak, doğru zamanı bekleyerek geçen bir ömür mü bu, yoksa bedeli ne olursa olsun atılan o dik adımlar mı? Wallace’ın cümlesi tam burada can yakıyor, çünkü ölmek kaçınılmaz bir sonken, gerçekten yaşamak muazzam bir cesaret istiyor. Bugünün dünyasına baktığımızda kılıçlar kınına girdi belki ama ihanet ve korku sadece form değiştirdi. Bugün savaşçı ruhlu insanlar artık istenmiyor. Çünkü böyle insanlar düzeni bozar, konforu sarsar, sessiz mutabakatları yerle bir ederler. Modern dünya bize “güçlüye yakın dur, görünme, menfaatini kolla” diye bağırmıyor mu? Haklı olmanın değil, güçlüyle aynı kareye girmenin başarı sayıldığı bir çağda Wallace’ın hikayesi fazla ağır, fazla “eski” ve fazla gerçek geliyor.

Beni asıl sarsan, o son sahnede balta inmeden hemen önceki o kısa andı. Orada ne kalabalığın uğultusu kalıyor ne de yaklaşan ölümün soğukluğu. Wallace’ın gözlerinde sadece tek bir şey beliriyor… Saf bir özlem. O an acı geri plana düşüyor, etrafındaki o vahşi kalabalık siliniyor ve gözlerinin önüne Murron, yani sevdiği kadın geliyor. İnsan son nefesinde ne kazandığı toprakları ne de halkının kurtuluşunu düşünür; insan son anında sadece sevdiğine sığınır. O bakışta artık öfke yok, intikam yok, sadece yıllardır taşıdığı o devasa yükü bir kenara bırakmanın huzuru var. Sanki “Bekle, sonunda geliyorum” der gibi… İşte bu beni bitiren nokta. Onca savaşın, onca ihanetin ve onca yalnızlığın sonunda bir adamı hala ayakta tutan şeyin sadece sevgi olduğunu görüyorsun. Ne bir slogan ne de bir zafer marşı sadece sevdiği kadına kavuşma ihtimali ölümü bile bir anlığına durduruyor. Belki gerçek tarih böyle romantik değildir, belki o sahne hiç yaşanmadı ama insana dokunan o kadim hakikat değişmiyor. İnsan son anda bile onurdan önce sevdiğine gider. Wallace da oraya gitti. Balta inmeden çok önce, onun ruhu çoktan evine, yani huzura varmıştı.


Gücün yanında duranlar çoğalır, ama yol hep yalnız yürüyenlerle açılır.

Peki sence, bugünün “hesaplı” dünyasında Wallace gibi bir karakterin gerçekten bir şansı olabilir miydi, yoksa sistem onu daha yola çıkmadan “akıl dışı” ilan edip sessizce eler miydi?

https://www.fullhdfilmizlesene.tv/film/cesur-yurek-fh3

Kategoriler:


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir