Bazı yerler vardır, haritada bir noktadır ama kalpte bir duaya dönüşür. Laponya benim için öyle bir yer. Henüz gitmedim. Belki hiç gitmeyeceğim. Ama bazı yerler ayakla değil, ruhla gezilir. Laponya, ruhumun çoktan gittiği bir yer.
Bazen fotoğraflarına bakıyorum. Sonsuz beyazlık, sessizlik, gökyüzünde dans eden ışıklar… Ve kendi kendime diyorum ki… “Allah’ım, bir gün gitmek nasip olsun.” Bu cümlede bir acele yok. Bir hırs yok. Sadece bir teslimiyet var. Çünkü bazı hayaller zorla olmaz. Nasipse olur.
Laponya bana hep 7 kat semaya yakın bir yer gibi geliyor. Sanki gökyüzüyle yer arasındaki perde burada daha ince. İnsan biraz daha hafifliyor orada. Yüklerini kapının önünde bırakıyor gibi. Çünkü bazı yerler, insanın omuzlarına yük bindirmez; yük alır.
Orada zaman başka akıyor gibi. Biz burada her şeye yetişmeye çalışırken, orada hiçbir şey kimseye yetişmeye çalışmıyor. Güneş yazın batmıyor, kışın uzun süre doğmuyor. Bu bile bir ders. Her şeyin aynı ritimde yaşanması gerekmiyor. Biz dünyayı aceleyle yaşıyoruz. Oysa ruh, aceleye gelmiyor.
Kuzey ışıkları var orada. İnsan bakınca sadece bir doğa olayı görmüyor. Ben bakınca dua gibi görüyorum. Gökyüzünün zikri gibi. Sanki Allah, kullarına “Ben buradayım” diye renklerle işaret gönderiyor. Yeşil, mor, mavi… Hepsi ayrı bir ayet gibi. Sessiz ama çok derin.
Bazen düşünüyorum… Belki de Laponya bu yüzden cennet hissi veriyor. Çünkü cennet dediğimiz şey sadece nimet değil. Cennet, kalbin yorulmaması. Cennet, ruhun tetikte olmaması. Cennet, kimseye kendini ispat etmek zorunda olmamak.
Orada kimse kimseye “daha hızlı ol” demiyor. Kimse yarışmıyor. Kimse başkasının önüne geçmeye çalışmıyor. Ağaçlar bile sessiz büyüyor. Kar bile yere düşerken incitmiyor.
Biz burada çok gürültülüyüz. Konuşmalarımız bile yorgun. Kalplerimiz bile bağırıyor. Belki de bu yüzden insanın içi böyle yerlere çekiliyor. Çünkü ruh, doğduğu yere benzer yerleri özlüyor.
Ben Laponya’yı hep bir arınma yeri gibi hayal ediyorum. İnsan oraya gittiğinde kendini yeniden başlatıyor gibi. Sıfırlanıyor. Ne kimliğin ağır geliyor, ne geçmişin, ne pişmanlıkların. Her şey beyaz. Her şey sade. Her şey suskun.
Belki de insanın en çok ihtiyacı olan şey bu…
Biraz susmak.
Biraz yavaşlamak.
Biraz hafiflemek.
Biz her şeyi anlamaya çalışıyoruz. Oysa bazı şeyler sadece hissedilmek ister. Laponya bana bunu hatırlatıyor. Anlamak değil. Hissetmek.
Bir gün oraya gidebilir miyim bilmiyorum. Ama şunu biliyorum. Bazı dualar kabul olmasa bile insanı güzelleştirir. Beklemek bile insana edep öğretir. Sabır öğretir. Tevekkül öğretir.
Belki bir gün karın üzerine basacağım. Belki kuzey ışıklarının altında susacağım. Belki bir ren geyiğini uzaktan izleyip gülümseyeceğim. Belki de sadece bir ağacın yanında durup hiçbir şey yapmadan nefes alacağım.
Ve şunu diyeceğim…
“Demek huzur böyle bir şeymiş.”
Ama gitmesem bile, bu hayali taşımak bile içimi yumuşatıyor. Çünkü bazı yerler gidilmeden de insana iyi gelir. Bazı umutlar gerçekleşmeden de insanı hayatta tutar.
Laponya benim için bir coğrafya değil sadece. Bir hatırlatma.
Yavaş ol.
Nazik ol.
Kalbini yorma.
Her şeyin vakti var.
Ve en sonunda…
Allah’ım, bir gün gitmek nasip olsun.
Ama gitmesem bile…
Bu duayı içimde taşıyacak kadar güzel yaşamak da nasip olsun.


