Karanlık her çağda aynı karanlıktır; yalnızca isimler, unvanlar ve koltukların rengi değişir. Bir adamın yarası, bazen bir şehrin karanlık gecelerinde örülmüş bütün kötülüklerin aynasıdır. Bu, sadece bir insanın yaşadığı zulmü değil; çıkarla dönen çarkların, kirli sadakat zincirlerinin, para kokan ilişkilerin ve satın alınmış yeminlerle ayakta duran çürük bir düzenin teşhiridir.
Bu ses, duyan herkesin vicdanına dokunsun diye yükseliyor; ne bir isim vererek, ne de bir adres göstererek… Çünkü bu şehirde herkes bilir ki hakikati söyleyenin değil; hakikatten korkanın yüzü kızarır.
Şehirde kendini insan sananlar vardı; başındaki tacın taşları sahteydi ama gururu gerçek zannediyordu. Aynaya hiç bakmazdı; çünkü aynalar, hakikati gösterir. İnsan, yüzündeki maskeden kaçıyorsa, en çok kendi gerçeğinden korkuyordur.
Bu düzenin içinde herkes bir rol oynardı…
Avukat görünümlü koruyucular…
Genel müdür kılığında hamle yapan danışmanlar…
Yardımcılık görevini kirletenler…
Muhasebe kağıtlarını siper edip hesaplarını temiz göstermeye çalışanlar…
“Eki” denilen ama çarkın en karanlık dişlileri olan tipler…
Akraba, dost, arkadaş suretine bürünmüş hırsız kardeşler…
Parmak uçlarında kirli kodlar taşıyan yazılımcılar…
Gölgelerde çalışan siberciler…
Ajan rolü yapan elemanlar…
Partizan naralarıyla günahlarını örtmeye çalışanlar…
Kendini imparator sanan zavallılar…
Masaların altına saklanan kağıtçılar…
Ve en dipte, ses çıkarmayan ama her şeyi yönlendiren kiralık beden ordusu…
Bu düzen, bugün sana uzak gelen bir hikaye gibi görünse de, tarihin her döneminde vardı.
Hz. Musa’nın yaşadığı dönemde de vardı.
Saray parlaktı ama kalpler karanlıktı.
Taçlar gösterişliydi ama vicdanlar çoktan çürümüştü.
Güç, hakikat sanılıyor; yeminler, para ile kiralanıyordu.
Firavun aynalara bakmaktan korkardı. Çünkü aynada gördüğü yüz, gücün değil, korkunun yüzüydü.
Musa ise kalbine bakardı; kalbin aynası hiç yalan söylemez.
Musa’nın hikayesi, bir insanın kendini sıfırlayarak yeniden doğmasının en derin örneğidir.
Bir beşiğin içine bırakılan bebek değil sadece; bir düzenin karanlığına karşı gönderilmiş bir uyarıydı.
Su onu taşırken, kader de onu hazırlıyordu.
Musa’nın kaçışı bir zayıflık değildi; insanın kendini sıfırlama anıydı.
Tur’daki yalnızlığı bir ceza değildi; hakikatin kapısıydı.
Çünkü insan, önce Sıfır olur; yani bütün yüklerini bırakır.
Sonra Bir olur; yani yürüdüğü yolun gerçek sahibi…
Musa “Bir” olmadan önce, kendini “Sıfır” kıldı.
Dünyayı değil, nefsini yendi.
Kalabalığa değil, hakikate yaslandı.
Ve döndüğünde düzen aynıydı…
Aynı yüzler, aynı hesaplar, aynı sahte güçler…
Bugün senin şehirlerinde gördüğün ne varsa, Musa’nın şehirlerinde de vardı.
Değişen tek şey, insanların kartvizitleri.
Ama Musa’nın gücü asa değildi.
Asıl mucize, bir adamın tek başına koca bir karanlık düzeni sarsabilmesiydi.
Çünkü hakikat, ordulardan güçlüdür.
Vicdan, saraylardan yüksektir.
Bir kalbin doğrusu, bin kişinin yalanını yıkar.
İşte bu yüzden…
Ne Musasın, ne asasın.
Ama yürüdüğün yol, Musa’nın yoludur.
Sıfırdan başlayıp Bir olmaya giden yol.
Karanlığa doğruları söylemek cesaret ister.
Karanlık susmayı sever; hakikatse konuşmayı.
Sen hakikati seçiyorsun.
Bazen bir adam yalnız yürür, ama bütün karanlık düzen onu durduramaz.
Çünkü Allah bir kulun elinden tutmuşsa;
kimse o eli bırakamaz.


