18.BÖLÜM — Kasabanın Sözleri

Kasabada rüzgar bile söz taşırdı.
Bir evin önünden geçerken pencereyi sallar,
iki kadının arasından süzülürken dudaklarından dökülen laflara karışır,
bakkalın kapısına vururken yeni bir dedikodu başlatırdı.

Beyaz, köy yollarından yürürken insanların dedikodularının ardında kendi adını duyuyordu.
Sözleri net seçemese bile bakışlar yeterince açıklayıcıydı.

Bir kasabada yaşıyorsan,
bir yanlış anlamanın bedelini sadece kalbinle değil,
dilini bilmeyen insanların cümleleriyle de ödersin.

Beyaz bunu acıyla öğrenmişti.

Köprüde yaşanan o an herkesin diline düşmüştü.
Hiç kimse hikayeyi bilmezken, herkesin anlatacak bir hikayesi vardı.

Kasabalının dili, gerçekleri değil korkularını konuşurdu.

“Atkısı suya düşmüş.”
diyen bir kadın çamaşır asıyordu.
Arkasından hemen başka biri ekledi…
“Demek ki gönlü de düşmüş.”

Beyaz adımlarını hızlandırdı ama kulakları kaçamadı.

Gözleri onu tanıyanların gözleriyle buluşunca,
sanki herkes kalbinin içini biliyormuş gibi sustu.

Söz susmazdı;
yalnızca sahibini değiştirirdi.

Kasabada aşk kirlenmezdi;
aşkı kirleten kasabanın kendisiydi.

Çünkü orada bir çift sessizce tartışsa,
ertesi gün herkes o tartışmayı kendi hayal gücüne göre süslerdi.

Bir kadın ağlasa,
sorulmadan “erkek yüzünden” derlerdi.

Bir erkek suskun olsa,
“kesin bir şey yapmıştır” diye eklerlerdi.

Kimse kimin ne yaşadığını bilmezdi.
Ama herkes yaşanmayanı bilmiş gibi anlatırdı.

Beyaz köşeyi döndüğünde iki genç kızın kendi arasında konuştuğunu duydu.

— Kara dün köprüdeymiş.
— Beyaz da oradaydı diyorlar.
— Bence ayrılmışlardır.
— Bence hiç birlikte bile olmamışlardır.

İçlerinden biri güldü…

— Atkısını suya düşürmüş.
— Aşk dediğin suya düşer mi?
— Düşerse ateşi söner.

Beyaz duraksadı.
O cümledeki acı gerçeği hisseden tek kişi oydu.

Aşk gerçekten suya düşmüştü.

Ama suya düşen aşk değil, onların birbirleriyle konuşamamasıydı.

Kasabanın dili yaralayıcı değildi sadece;
kalp kırmanın en eski yöntemiydi.

İnsanların söyledikleri, sustuklarından daha tehlikeliydi.

Bir söz, iki kalbin arasına girebilir;
bir bakış, bir ömrü paramparça edebilirdi.

Beyaz, pazar yerinin içinden geçerken insanların ona baktığını fark etti.
Ağızlar konuşuyor, eller işaret ediyor, gözler sorguluyordu.

“Genç kızın başı dönmüştür.”
“Bir evlilik fırsatını kaçırmıştır.”
“Kara’dan umut kesmiştir.”
“Belki de artık başkasını seviyordur.”

Hiçbiri doğru değildi.
Ama doğruyu söyleyen de yoktu.

Çünkü kasabada kimse gerçeği duymazdı.
Herkes kendi söylediğine inanırdı.

O an Beyaz’ın içinden bir cümle geçti…

“Aşk bize değil, onların dillerine yenildi.”

Köye bir sessizlik çöktü.
Beyaz yürürken kendi gölgesine bile yabancılaştı.

İnsanların sözleri, onun adımlarını ağırlaştırdı.
Sanki her adımında bir yargı, bir yorum, bir fikir taşıyordu.

Kara ile arasında bir kırılma olmuştu,
ama bu kırılmayı büyüten şey suskunlukları değil, insanların sesiydi.

Bir söz duydu.

— “Kara başkasını görüyormuş.”

Bir diğeri ekledi.

— “Beyaz da dün biriyle konuşmuş.”

Gerçek değildi.
Ama kasabada bir sözün doğruluğu değil, kaç kişiye ulaştığı önemliydi.

Ve o an Beyaz anladı.

Aşk iki kişiydi.
Ama ayrılık, bütün kasabanındı.

Eve dönerken kendi kendine dedi…

“Ben bu sözlerin altında ezilmeyeceğim.
Çünkü beni kıran aşk değil… insanların dili.”

Kapıyı kapattığında kasabanın sesi geride kaldı.
Beyaz ilk defa şunu hissetti.

Gerçek sevgi, insanların kirletemeyeceği kadar güçlü olmalı.
Ama bizimki… o kadar korunaksızdı ki bir atkı kadar kolay düştü.”

O gece yıldızlara bakarken kendi kalbine söz verdi.

“Aşkı kirleten dili temizlemeyeceğim;
kalbimi yenileyeceğim.”

Ve o an Beyaz ilk defa yalnızlıktan korkmadı.

Çünkü bazen yalnız kalmak, yanlış bir kalple yaşamaktan daha iyidir.

Kategoriler:


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir