Müzik uzaktan geliyordu.
Önce hafifti, sonra büyüdü, sonra sanki bütün köy Beyaz’ın kalbine yaslanıp orada çalmaya başladı.
Bir düğün vardı.
Başkasının düğünü.
Beyaz, kalabalığın kenarında duruyordu.
Kalabalık gülüyordu. İçlerinden hiçbiri Beyaz’ın içindeki sessizliği duymuyordu.
Kadın olmanın yükü bazen kırılmak değil, kırıldığını kimseye göstermemekti.
Bir kızın başı örtülürken, anneler şen kahkahalar atıyor, genç kızlar gelinin duvağına dokunup “sırası gelen” olmayı hayal ediyordu.
Beyaz nefes alamadı.
Bu görüntü ona bir şeyi hatırlattı…
Bir zamanlar böyle bakılmıştı kendisine.
Bir zamanlar bir adam…
Kara…
Onun alnına dokunmuş, gözlerinin içine bakıp seslenmişti…
“Benimle kal, götür beni işte.”
Ama şimdi o gözlerin yerinde başkasının bakışı vardı.
ve Beyaz kendine şunu sordu?
Bir insan gerçekten bir başkasına ait olabilir mi?
Yoksa “ait olmak”, sadece toplumun sunduğu bir hikayeden ibaret miydi?
Kalabalığın arasında bir an…
Beyaz, Kara’yı gördüğünü sandı.
Bir gölge, bir siluet, bir ihtimal…
Kalbi hızla çarptı.
Gözlerini kırptı.
Silüet yok oldu.
Ama o an şunu fark etti…
Kara yokken bile, hala vardı.
Bazı insanlar gider ama yok olmaz.
Varlıkları, yokluklarının içinde yaşamaya devam eder.
Düğün davulunun sesi yükseldi.
Gelin salona girdi.
Beyaz bir adım geri çekildi.
İnsanların “ne zaman sen?” bakışları, sırtına bir yük gibi bindi.
Kadınlara düşen görev belliydi…
Seçilmek.
Evlenmek.
Ait olmak.
Ama Beyaz içinden haykırdı.
“Ben seçilmek için değil, sevmek için varım.”
Bir kadın, nikah masasına oturunca birine ait olmuyordu.
Ait olmak; bir söz değil, bir histi.
Bir erkeğin koluna takılmak başka şeydi,
Bir adamın kalbine sığmak bambaşka.
O an Beyaz korkunun adını koydu…
Ait olmak değil, yanlış yere ait olmaktan korkuyordu.
Bir teyze omzuna dokundu.
— Beyaz, boş durma. Hadi gelinin arkasına geç, saçına duvak düzeltelim.
Beyaz gülümsedi.
Sahte. Kibar. Beklenen.
— Ben… böyle iyiyim.
Teyze anlamadı. Kimse anlamadı. ANLAMAZ…
Herkes gelini izliyordu, Beyaz ise kendisini izliyordu.
Bir gelinlik, bir kadın yapmıyordu insanı.
Bir yüzük, bir hikaye yazmıyordu.
Ve içinden şu cümle bağırdı içine…
“Ben ait olmak istemiyorum.
Ben tamamlanmak istiyorum.”
Tam o sırada, dışarıdan bir rüzgar esti.
Beyaz atkısı omzundan hafifçe kaydı.
O an, Beyaz içinden bir karar geçti…
Bir gün döneceğim diyen adamı beklemek değildi mesele.
Kendini bulmadan kimseyi bulamayacağını anlamaktı.
Birden dans eden insanlara baktı.
Delice mutlu olanlara.
Rol yapanlara.
Sırf yalnız kalmamak için evlenenlere.
Ve dedi ki; ey yar…
“Sevilmek değil…
Değer görmek istiyorum.”
Düğün sona ererken gelin ve damat alkışlar arasında uzaklaştı.
Beyaz ise kalabalıktan sessizce ayrıldı.
Adımlarını karanlığa doğru atarken şunu hissetti…
Yanlış bir kalpte bulunmaktansa
kendi yalnızlığında kaybolmak daha iyiydi.
Çünkü bir gün…
Belki bir gün…
Kara dönecekti.
Ama o gün geldiğinde, Beyaz artık ait olmak isteyen korkmuş kız değil, kendi değerini bilen bir kadın olmalıydı.
O gece Beyaz, düğünden bir sözle ayrıldı.
“Ben kimsenin eşyası değilim.
Ben kendimin hikayesiyim.”
Böyle kadınlar olsun…(K.R.)


