Kapının önünde durdu.
Eli tokmağa uzandı ama kapıya dokunamadı.
Yıllar önce çıktığı bu ev, şimdi bir yabancı gibi onu süzüyordu.
Duvarlar aynıydı, pencerenin demiri aynıydı, kapı hala o bildiği kapıydı.
Ama içindeki Beyaz… Artık aynı değildi.
Bir adım daha attı.
Çocukken bu eşiğin önünde beklediği günler geldi aklına.
Ayaklarının ucunda durur, annesinin kapıyı açmasını beklerdi.
Bazen açardı.
Bazen açmazdı.
Ama Beyaz, her defasında umudu açardı.
Şimdi o kapı, yılların yükünü sırtlamış bir duvar gibiydi.
Derin bir nefes aldı.
İçeri girerse geçmişiyle yüzleşeceğini biliyordu.
İçeri girerse; suskunluklarla dolu çocukluğunu, tamamlanmamış anneliği, eksik sevginin bıraktığı yaraları yeniden hissedecekti.
Belki de en zor şey buydu.
Bir kadın kendi annesinden aldığı yaraları fark ettiğinde, kendi anneliğini şekillendiren sessizliği çözmek zorunda kalırdı.
Tokmağı üç kez tıklattı.
Kapı aralandı.
Karşısında annesi duruyordu.
Gözleri dolu, elleri titrek, sesi ince bir kabullenişle yumuşaktı:
— Bekliyordum.
Beyaz, o an anladı.
Bazı kapılar dışarıdan değil, içeriden açılır.
İçeri adım attığında kalbi seslendi…
“Affetmek bir başkasına değil, kendine nefes almaktır.”
Ev eskiydi. Eşyalar eskimişti. Ama içeri giren Beyaz artık aynı değildi.
O gün, kadın olmanın yüklerinden birini sessizce yere bıraktı.
Çünkü anladı…
Bir kadın, kendi geçmişini iyileştirerek geleceğini kurar.
Ve bazen en büyük yüzleşme, annesinin gözlerinin içine bakabilmesidir.


