Sabahın ilk ışıkları odaya sessizce süzüldü.
Güneş değildi Beyaz’ın içini ısıtan, mutfakta tek başına ayakta duran annesinin varlığıydı.
Kadın az konuşurdu.
Sözleri kıt, emeği sonsuzdu.
Evdeki her eşyanın üzerinde onun izi vardı ama hiçbirinin üzerinde adı yoktu.
Beyaz kapının eşiğinde durdu.
Annesinin sırtı dönüktü.
O sırt yılların yükünü taşımaktan hafifçe eğilmişti. Ne zaman yorulduğunu kimse görmemişti ama herkes o yükün orada olduğunu bilirdi.
Ocakta kaynayan çayın uğultusu evin tek sesiydi.
Onun dışında her şey, söylenmemiş cümleler kadar sessizdi.
Beyaz’ın bakışları annesinin ellerine indi.
O ince, nasırlı, çatlaklarla haritalanmış eller…
Kimseye dokunmasa bile herkesi ayakta tutmuş ellerdi.
Çünkü kadınların yükü omuzda değil, avuç içlerinde birikir.
“Uyanmışsın.” dedi annesi, arkasını dönmeden.
Beyaz cevap veremedi.
Bu evde günler soru sormadan başlar, cevap beklemeden akardı.
“Kaç şeker alırdın çayına?” diye sordu annesi.
Beyaz’ın gözleri dalıp gitti.
Yılların içinden gelen bir alışkanlığın sesiydi bu.
“Bir şeker, anne.”
Kadın bu kez başını çevirdi.
Kızının sesini ilk defa bugün duymuş gibi inceledi.
Beyaz ağlamıyordu ama bakışları yılların hesabını tutuyordu.
Anne ve kız, aynı kaderin iki ayrı satırıydı.
Kadın çayı doldurup masaya koydu.
Bardaktan yükselen buhar, aralarında konuşulmamış her cümlenin yerine geçiyordu.
Beyaz yavaşça sandalyeyi çekip oturdu.
“Anne… hiç yoruldun mu?” diye sordu.
Kadın hafifçe gülümsedi.
Bu gülüş, bir cevap değil, bir kabullenişti.
“Yorulmak, kadın olmanın görünmeyen adıdır kızım.” dedi.
Bu, öğrenilen değil, devralınan bir bilgiydi.
Beyaz parmaklarını bardağın sıcaklığına sardı.
Isınmak için değil, dayanmak için.
“Peki yorulduğunu kimseye söylememek?” diye sordu.
Kadın bir an sustu.
Bakışları, geçmişten bugüne uzanan bir yorgunluğu taşıdı.
“Onun adı da annelik.” dedi.
Evde bir eşya düşse sesi duyulurdu, ama kadınların kırılması sessiz olurdu.
Kimse duymaz, kimse bilmezdi.
Beyaz sessizliği yuttu.
“Ben de öyle mi olacağım?” diye sordu.
Kadın elini uzatıp kızının saçını düzeltti.
Nasihat eder gibi değil, kaderi onarır gibi.
“Sen zaten öylesin.” dedi.
Beyaz’ın gözleri doldu.
Ama ağlamak bu evin alfabesinde yoktu.
Bu evde kadınlar, dökülmeyi değil, yürümeyi öğrenirdi.
“Anne… ben gittim. Sen hiç gitmedin.”
Kadın başını hafifçe salladı.
“Gitmek kolaydır. Asıl zor olan, gittiğin yerden geri dönebilecek bir kendini bulmaktır.”
Beyaz’ın içi ürperdi.
Onu geri getiren bir adam değildi belki de…
Onsuz yaşayamayacağını sandığı özünün çağrısıydı.
“Ben döndüm, anne.” dedi.
Kadın kızının gözlerine uzun uzun baktı.
“Hoş geldin. Ama şunu unutma…
Dönen kadın artık aynı kadın değildir.”
“Daha mı güçsüz olur?” diye sordu Beyaz.
Kadın usulca gülümsedi.
“Hayır. Yorgunluğunu taşımayı öğrenmiş olur. Güç tam da o gün başlar.”
Çay soğumuştu.
Ama iki kadının arasında yıllar sonra ilk kez bir şey ısınıyordu.
Beyaz bu kez tereddüt etmeden sordu…
“Anne… bir kadın ne zaman özgür olur?”
Kadın bardağını kaldırıp kızına doğru uzattı.
“Bir başkasının yükünü değil… kendi kalbini taşıyabildiği gün.”
O gün, Beyaz’ın kendi gününe karşılık geldi.
Ve o an anladı…
Kadın olmak hafif olmak değildi.
Ağırlaşan şeyleri, kırılmadan taşıyabilmekti.
Sofraya yine bir sessizlik çöktü.
Ama bu kez eksiltmedi, tamamladı.
Çünkü bazı kadınlar konuşarak değil,
ait oldukları yere dönerek iyileşirdi.


