Azrail gelir… Sıfırı sorar, Bir’i tartar.
İnsan, hayatı boyunca kaç kapı çalar? Belki kırık, belki daha fazla…
Kaç kapı ona açılır, kaç kapı yüzüne kapanır, kaç kapının eşiğinde bekler, kaç kapıyı terk eder?
Ömür dediğimiz, aslında tokmakların sesidir; bazen umutla çaldığımız, bazen pişmanlıkla kapattığımız, bazen ardında beklediğimiz kapıların sesidir.
Ama bir kapı var ki…
O, ne umut ister ne mazeret.
Ne unvan sorar ne yaş.
O kapı çalındığında içerdeki değil, dışardaki bilir vakti.
Çalan da, bekleyen de bellidir, Azrail… Allah’ın elçisi.
İstersen bey ol, istersen paşa…
İstersen bir şehrin anahtarını taşı,
İstersen gönüllerin en ışıltılı tahtında otur;
Hiçbiri o kapının tokmağını susturamaz.
Çünkü ölüm, talep ettiğin bir randevu değil;
Adın yazılı rüzgarın seni bulmasıdır. Ve herkes o rüzgarı Sıfır halinde karşılar.
….0
Biz dünyaya gelirken yanımızda ne getiririz?
Bir gönül süslemesi mi, bir madalya mı, bir kefil mi?
Hayır.
Doğduğumuz an, sıfırın en çıplak halidir değil mi?
Ne geçmişimiz vardır, ne hesabımız, ne bir eş, ne bir iş…
Ne biriktirmişizdir, ne kaybetmişizdir.
Sadece nefesin ilk imzası, “ben buradayım” der, bize…
Sonra hayat başlar.
Kader ilmek ilmek üstümüze bir kimlik örer.
Ad, yüz, hırçınlık, merhamet, inat, zafer, yenilgi, aşk, ihanet…
Hepsi birer giysidir.
Kimisi üstümüze olur, kimisi dar gelir ama yine de giyeriz.
Ve insan, zamanla kostümlerin ”Adamı veya Kadını” olur.
Asıl yüzünü değil, yüzüne yapıştırılanı taşır.
Ta ki bir gün..
Azrail geldiğinde kimliklerini çıkar der sana.
Sana vermez süre.
Ne itiraz, ne pazarlık, ne erteleme…
Rütbeyi çıkar.
Gururu çıkar.
Kibri çıkar.
Acıları çıkar.
Alkışları çıkar.
Adını bile bir kenara bırak.
Çünkü ölüm, insanı soymaz;
İnsanı insana iade eder.
Ve o anda anlarsın ki;
Hayat boyunca taşıdığın her şey bir emanetti,
kendin bile.
Geriye sadece iki soru kalır…
Sıfır gibi geldin, nasıl gidiyorsun?
Ve arada “Bir” koyabildin mi hayatına?
…(!)
Mezarların dili yoktur ama ağırlıkları vardır.
Bazı kabirler hafif, bazıları ağırdır.
Ağırlığını belirleyen şey, bırakılan yük değil; bırakılan Bir‘dir.
Bir iyilik.
Bir vicdan.
Bir gözyaşını silmiş olmak.
Bir kırgın kalbi onarmaya çalışmak.
Bir gece, bir sabaha umut bırakmak.
Bir çocuk güldürebilmek.
Bir düşeni yerden kaldırmak.
Bir mazluma omuz olmak.
Bir haksızlığa “dur” demek….tir…
Ölüm bunları toplar, cebine koymaz;
Senin adınla göğe yazar.
İşte aradaki Bir budur.
Küçük görünür, ama sonsuzda yankı olur.
Sıfır’ın önüne konmuş Bir, koca bir hayat eder.
İnsan ölümden değil, boş gitmekten korkar aslında.
Çünkü ölüm bir son değildir, sıfırlanmadır.
Asıl korku, sıfırlanırken silinmektir.
Düşünsene;
Hayatına hiç dokunmadan geçip gitmiş bir insanın kabri,
Toprağa gömülmüş bir gölge değil midir?
Sıfır geldi, sıfır gitti.
Arada hiçbir rakam yok.
Ne ağırlık, ne iz, ne yankı…
Korkulacak olan Azrail değil,
Onun sorduğu sessiz sorudur.
Bir gün kapı çalınacak.
Kimseyi kaldırmayacak gürültüyle değil,
Kimseyi uyandırmayacak sessizlikle…
O kapı çalındığında, yaşamın boyu değil, derinliği konuşur.
Kaç yıl yaşadığın sorulmaz;
Kaç gönüle değdiğin sorulur.
Ne kadar biriktirdiğin değil,
Ne kadar dağıttığın hatırlanır.
Ve sen o kapıya yürürken,
Önümde giden ne ayak sesin olur, ne rütben…
Sıfır’dan geldin…
Sıfır’a döneceksin…
Ama arada Bir olursan,
Yokluğun bile varlık olur.
Azrail kapıyı çaldığında korkma,
Sadece şunu bil…
Sıfır’dın, sıfır olacaksın…
Ama Bir olmayı başarırsan, sonsuzda rakamın kalır.,


