Beyaz atkıyı boynuma sardığım an, önce soğuğu hissettim…
Sonra onun kokusunu.
Bir insanın kokusu bile bazen bir cevaptır.
Gitmediğini, gitmek istemediğini seslenen bir cevap.
Ama o gitmişti.
Sessizlik, insana bazı gerçekleri zorla öğretir.
Ben öğrenirken paramparça oldum.
Köprünün taşlarına dayandığımda, sanki yıllar bir anda geri akıyordu.
Bu köprü, bizi saklayan tek sırdaştı.
Biz konuşmasak bile her şeyi duyan, her şeyi tutan, her şeyi bilen tek tanık.
“Beni bekle.”
Demişti.
Beklemek…
Bazıları için yalnızca bir kelime.
Benim için bir ömür.
Onu sevmek zor değildi, asıl zor olan kendimi unutmadan sevmekti.
Ben unuttum.
Kahvaltıda şekersiz içtiğim çayı, kaç adım yürüdüğümü, kaç gün geçtiğini…
Hiçbirini hatırlamıyorum.
Ama onun gülüşünü hala ezbere biliyorum.
Bazen kendime kızıyorum…
Bir insan bir sözle bu kadar bağlanır mı?
Bir insan, bir ihtimalin içinde bu kadar uzun kalır mı?
Kalıyor işte.
Çünkü bazı kadınlar, insanın hayatına girmez…
Hayat olur.
Geceleri kendime sürekli aynı soruyu sordum.
“Geri dönecek mi?”
Cevabı içimde bir yer söylemişti aslında…
“Bir gün döneceğim.”
Ben bu sesi hiçbir zaman unutmadım.
Bir söz, bir erkeği yıllarca ayakta tutacak kadar güçlü olabilir.
Bazen gücüm bitti sandım.
Ama her sabah, atkıya dokunduğumda şunu söylendim.
“Bugün değilse yarın. Yarın değilse öbür gün.”
Ben, umudu bırakmadım.
Belki de aşk, bir insanı beklemek değildir.
Aşk, bir insanı beklemeye değer bulmaktır.
Ve ben, onu beklemeye değer buldum.
Kim bilir…
Belki bir gün, dönüşü saklayan rüzgar, onu yine bu köprüye getirir.
Ben buradayım.
Aynı yerde.
Hiç gitmemiş gibi.
Hala onun beyaz atkısının kokusu üzerimde.


