Beyaz o gece uyumadı.
Sobanın içindeki közler yavaş yavaş sönüyor, gölgeler duvar boyunca yürüyordu.
Köy sessizdi.
İnsan sessizdi.
Ama içinde uğuldayan bir fırtına vardı.
Masaya bir kağıt serdi.
Kalemi eline aldığında parmakları titredi.
“Ne yazacağım?
Hangi kelime bir sözün ağırlığını taşır?”
Sandalyesine oturdu, derin bir nefes aldı.
Ve yazmaya başladı.
Kara’ya.
“Bu mektubu okursan, ben konuşamamışım demektir.
Ama yazmışımdır.”
Kalem kağıt üzerinde kaymıyordu; direndi.
Çünkü bazı kelimeler zor doğar.
Beyaz devam etti…
“Köprüye geldiğinde bana ‘Bir gün döneceğim’ dedin.
Ben sana bir gün değil, bir ömür bekleyebileceğimi söyleyemedim.”
Çaydanlığın içinden hafif bir kaynama sesi geldi.
Beyazın gözleri doldu.
“Ben seni durdurmadım Kara.
Çünkü gitmek isteyenin yolu olmaz,
kalmak isteyenin bahanesi olmaz.”
Bir damla gözyaşı kağıda düştü.
Mektup o anda yumuşadı, insanlaştı.
“Sen beni sevme,
bana dönme,
bir gün bile düşünme…
ama sözünü unutma.”
Kalemi bıraktı.
Eliyle yazıyı düzeltmek istedi ama kelime değişmedi.
Çünkü kalpten çıkan hiçbir şey düzeltilemez.
Kağıdı katladı.
Cebine koydu.
Sabah olduğunda mektubu postaya vermek için dışarı çıktı.
Köprüye doğru yürüdü.
Rüzgar atkısını savuruyordu.
Mektubu posta kutusuna atacağı anda durdu.
Sanki görünmez bir el bileğini tuttu.
Sanki kader, mektubun gitmesini istemedi.
“Eğer bu mektup giderse,
o söz biter.”
Beyaz gözlerini kapattı.
Mektubu geri çekti.
Cebine koydu.
“Gitme diyen kişi ben olmayacağım.”
Döndü, köprüden uzaklaştı.
O mektup, yıllarca sandığın içinde kaldı.
Kara hiçbir zaman okumadı.
Ama Beyaz her açtığında aynı cümleyi hissederdi…
“Ben bekliyorum.”
Ve mektup bekledi.
Tıpkı insanlar gibi.


