Beyaz’ın çocukluğu, karanlık bir evin içindeki tek ışık demetiydi.
Dışarıda hep rüzgar eserdi; içeride hep sessizlik olurdu.
Evin duvarları yorgundu, tavanı sarkmış, soba borusu yamuktu.
Ama mutfakta bir sıcaklık vardı.
Annesi.
Annesinin sesi, Beyaz’ın ilk hafızasıydı.
Çünkü annesi konuşmazdı…
Türkü söylerdi.
Her şey bu sözle başlardı.
“Sevda, paylaşılan sofrayla değil, sabırla büyür.”
O gece de öyleydi.
Kış rüzgarı kapıya vuruyor, dışarıda kar çıtırdıyor, içeride yalnız ikisi oturuyordu.
Annesi, hamur yoğurduğu masanın başında mırıldandı.
— “Dağlar… seni delik delik delerim…”
Sesi titremiyordu, sakindi.
Sanki içindeki acıyı yıllar önce kurutmuştu.
Beyaz un dolu elleriyle annesinin yanına geldi.
— “Anne… bu türkü neden yarım?”
Kadın cevap vermedi.
Hamuru yoğurmaya devam etti.
Ellerine değil, duygularına güç veriyordu sanki.
Beyaz bekledi.
— “Anne?”
Annesi başını kaldırmadan söyledi.
— “Çünkü bazı türküler bitmez kızım.”
— “Neden?”
Kadının gözleri uzaklara kaydı.
Sobanın içindeki korlar gibi yandı bakışı.
— “Biten aşk değil, biten vefadır.”
Sustu.
Beyaz, bu cümlenin ağırlığını o yaşta taşıyamadı.
Ama yıllar sonra Kara köprüden giderken,
o cümlenin ne demek olduğunu iliklerine kadar hissedecekti.
Bir gün sonrası…
Köyde dedikodular yükselmişti.
“Beyaz’ın babası dönmeyecekmiş.”
“Annesi yalnız kalmış.”
“Kader işte…”
Kelime keskin bir bıçak gibiydi: yalnız.
Beyaz’ın annesi, hiçbir sözü önemsemedi.
Her sabah çay demlerken aynı türküyü söylemeye devam etti.
“Dağlar seni delik delik delerim…”
Ama türkü, hep yarım kaldı.
Çünkü annenin türküde tamamladığı yer, aslında kendi içindeki boşluktu.
Beyaz, annesinin yarım türküsünde büyüdü.
Ve o gün kendi kendine bir yemin etti.
“Ben eksik kalmayacağım.”
Yıllar sonra…
Kara köprüye geldiğinde,
rüzgar atkıyı savurduğunda,
“Bir gün döneceğim,” dediğinde…
Beyaz’ın gözlerinde sadece bir kadın yoktu.
Bir yemin,
Bir eksiklik,
Bir yarım türkü vardı.
Ve Beyaz içinden şu cümleyi geçirdi.
“Yarım kalan her türkü, bir söz bekler.”


