3.BÖLÜM – Vefanın Tartısı

Kara o geceyi hiç unutmadı.
O köprü, sadece iki yakayı değil; iki kalbi de birbirine bağlamıştı.
Ama zaman, her şeyi olduğu gibi o bağı da tartıya koymuştu.
Kimin daha çok sevdiğini değil, kimin daha çok beklediğini ölçmek için.

Yıllar geçmişti.
Köyün üstünü kaplayan kar, artık bembeyaz değil, yorgun bir griye dönmüştü.
Köprü yerindeydi. Taşları yaşlıydı ama sabırla ayakta kalmıştı; tıpkı içinde sakladığı sırlar gibi.
Köprünün başında, Kara yeniden durdu.
Elinde, yıllar önce cebine koyduğu o atkı vardı. Eskimiş, ama hala bembeyazdı.
Beyaz’ın sesi, yılların ardından hala kulağındaydı…

“Yolum senin gibi insanlarla dolsun.”

Oysa o yol, hiç dolmamıştı.

Köprüye adım attı.
Her taş, geçmişin sızısı gibiydi…
Tam ortasında durduğunda, rüzgar hafifçe esti.
Atkı bir kez daha havalandı.
O an duydu sanki…

“Yine mi geldin?”

Kara dönmedi hemen.
Sesin geldiği yöne baktığında, elinde çay tepsisiyle Beyaz’ı gördü.
Yıllar yüzüne dokunmuştu, ama gözleri hala aynı sıcaklıktaydı.
Sanki zaman, yüzünü değil, yüreğini yaşlandırmıştı.

“Bir borcum vardı,” dedi Kara.
“Ne borcu?”
“Vefanın tartısı, bende kaldı.”

Beyaz tepsiyi taş korkuluğun üstüne koydu.
İki küçük bardak, bir de ince dilim limon.
“Ben artık ölçmüyorum, Kara. Tartmak ağır geliyor.”

“Ben hala tartıyorum,” dedi Kara, gözlerini yere indirerek. “Çünkü sevgi, söylenir; ama vefa, ödenir.”

Bir sessizlik vardı…
Sadece suyun sesi vardı.
Aşağıda, dere taşlara çarparken eski bir türküyü andırıyordu.
İkisi de sustu. Sustukça hatırladılar.

Beyaz, köprünün demir parmaklıklarına yaslandı.
“Ben seni affettim,” dedi.
“Ben kendimi affedemedim,” diye cevap verdi Kara.

Rüzgar tekrar esti.
Atkı, Beyaz’ın elinden kayıp Kara’nın ayaklarının önüne düştü.
Kara eğildi, atkıyı aldı.
O anda göz göze geldiler.
Yıllarca araya giren şehirler, mevsimler, insanlar, o tek bakışta eriyip yok oldu.

Beyaz’ın sesi titriyordu…
“Biliyor musun, insanlar sevdiğini unutmaz, ama beklediğini unutur.”
Kara derin bir nefes aldı.
“Ben seni unutmadım. Sadece beklemeyi bıraktım.”

“Beklemeyi bırakmak, vazgeçmek değildir,” dedi Beyaz.
“Bazen sadece kabullenmektir.”

Kara bir adım yaklaştı.
İkisi arasında sadece bir taş aralık kalmıştı. Sarılalım geçsin dedi içinden…
O taş, yıllardır aralarında duran kaderdi sanki.
Elini uzattı; Beyaz da uzattı.
İşaret parmakları bir an birbirine değdi..
Ne sıcaklık vardı ne soğukluk, sadece gerçeklik.

Kara seslendi;
“Sevgi, ne kadar eksik olsa da güzel kalır.
Ama vefa, tamamlanmadıkça hep yarım kalır.”

Beyaz başını eğdi.
“Ben seni sevdim, Kara. Ama vefayı senden öğrendim.”

İkisi de konuşmadı bir süre.
Kar, yeniden başladı.
Bu kez sessizce, yavaş yavaş…
Sanki gökyüzü de o anın tanığı olmak istiyordu.

Beyaz, çay bardaklarından birini Kara’ya uzattı.
“Bu köprü hala bizi dinliyor,” dedi.
“Evet,” dedi Kara. “Ama bu kez susmayacak.”

Beyaz gülümsedi, ilk defa içten.
Kara, bardaktan bir yudum aldı.
Ve içinden geçirdi…

“Vefa, bir kadının susuşunda saklıymış.
Sevgiyse, bir erkeğin geç kalışında.”

Rüzgar son kez atkıyı havalandırdı.
Atkı, köprünün ortasında, onların arasında; ”Benimle kal, götür beni” der gibi…
Köprü, o anda yeniden doğdu..
ve sırrını artık saklamadı.

O günden sonra kim geçerse o köprüden,
bir beyaz atkının kıpırdadığını söylerdi.
Bazıları “rüzgar,” derdi.
Bazıları “aşk.”
Ama bilenler, sadece bir kelime söyler…

“Vefa.”

”Kalmak için bedeller öderiz.”

Kategoriler:


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir