Bir gün uyandım ve fark ettim.
Artık hiçbir şey eskisi gibi değil.
Aynı şehir, aynı insanlar, aynı gökyüzü…
Ama ben başka biriydim.
Belki de ilk kez, kendime dışarıdan bakıyordum.
Sıfır, her şeyi geride bırakmanın hikayesiydi.
Ama bu kez hiçbir şeyden kaçmıyordum.
Ne geçmişimden, ne acılarımdan, ne hatalarımdan…
Hepsi bendim.
Ve ben artık kendimden kaçmamaya karar vermiştim.
Uzun zaman sustum.
Sustukça içimde bir şey büyüdü.
Belki bir merhamet, belki bir vicdan.
Artık dünyayı değiştirmek istemiyordum.
Sadece anlamak istiyordum.
Bir olmak, aslında hiçbir şeyi ayırmamayı öğrenmekti.
İyiyle kötüyü, karanlıkla ışığı, geçmişle bugünü…
Hepsi aynı bütünün parçasıydı.
İnsan, onları savaşarak değil, kabul ederek büyüyordu.
Yıllarca bana “kendin ol” dediler.
Ama kim olduğumu sormadılar.
Ben de dış dünyanın aynasında bir yüz aradım;
sevgiyle, başarıyla, kalabalıkla ölçtüm varlığımı.
Oysa kendin olmak, bir unvan değil;
her maskeyi tek tek çıkarabilme cesaretiydi.
Artık hiçbir yere yetişmeye çalışmıyorum.
Bir hedefin, bir planın, bir takvimin içinde değilim.
Zamanın akışına değil, varlığın sessizliğine teslimim.
Çünkü fark ettim ki,
hayat bir yarış değil, bir hatırlayış.
İnsan önce unutur.
Kim olduğunu, neden geldiğini,
nerede incindiğini, nerede iyileştiğini.
Sonra bir gün bir şey olur;
bir söz, bir yüz, bir sessizlik…
Ve içinden bir ses yükselir:
“Buradayım.”
İşte o ses, “Bir”in başlangıcıdır.
Artık arayan değil, bulan olursun.
Bir şeyin peşinde değil, bir şeyin içindesindir.
Ne yukarıdasın, ne aşağıda.
Tam ortadasın. Kendindesin.
Bir olmak, ayrı ayrı yanlarından barış istemek gibidir.
Kırılan çocuğunla, susan yanınla, yorgun kalbinle el sıkışmaktır.
“Evet, hepsi benim.” diyebilmektir.
Ve o an anlarsın.
İyileşmek, unuttuklarını hatırlamaktır.
Sevgi, kendine dönen bir dairedir.
Seni, beni yaradan kalbinin tam ortasında nefes alır.
”Ben artık Bir’im.
Ne çokum, ne eksik.
Ne tamamım, ne yarım.
Ama gerçek, sade ve sessizim.
Ve bu, bana yetiyor.”


