Bu kadar yalın bir adam anlatıyorum.
Artık ne konuşur, ne de kendini savunur.
Bir duruşu vardır sadece, ağır, eksik, ama gerçek.
Ankara’da sonbahardan sonra hep aynı şey söylenir,
Hava soğur, insanlar içine kapanır.
Ama kimse bilmez, bu şehirde soğuyan aslında hava değil, insanların kalbidir.
Yağmur yağar bazen, ama o bile utanarak düşer.
Sanki kimsenin gözyaşına karışmak istemez.
Ve kar…
Daha yere değmeden kirlenir burada.
Belki de bu şehir, hiçbir zaman tam beyaz olamamıştır.
Belki de insan da öyledir. Temizlenmek ister ama her adımda biraz daha kirlenir.
O adam, akşamları Kızılay’dan yürürken hep aynı şarkıyı mırıldanır.
Kimin söylediğini bilmezsin ama sesi kalır havada,
Biraz yorgun, biraz kırık.
Sokak lambalarının altında yüzü silinir.
Bir bakarsın, hiç tanımadığın biri gibi geçip gitmiş.
Sevmişti bir zamanlar…
Ama bazı sevgiler, insanın içinde yaşar, dışarı çıkmaz.
Söylenmez, unutulmaz, bitmez.
Sadece sessizleşir.
Ankara’da sessizlik en çok akşam üstleri hissedilir.
Tren sesi gelir uzaklardan,
Bir cam buğulanır, biri içini çeker, biri dönmez.
Ve şehir, bir kez daha aynı yerden kırılır.
O adam gider sonunda.
Kimsenin fark etmediği bir gece,
Yalnız bir sokakta kaybolur.
Geride kalan tek şey, ıslanmış bir kaldırım ve sigarasının yarım kalan dumanıdır.
Ankara susar.
Ve o sessizlikte, sadece bir kalbin yankısı kalır.
Yağmur utanır bu şehirde,
Gözyaşına benzer ama kimsenin gözünden düşmez.
Bir adam yürür sessizce,
Adımlarında geçmişin ağırlığı.
Sevdi, evet.
Ama sevgi bazen yetmez,
Bazen insan gider,
Kendinden bile.
Kar düşmeden kirlenir Ankara,
Tıpkı biz gibi,
Daha temizlenmeye fırsat bulamadan,
Bir kez daha kirlenen…
Ve o adam,
Son kez gökyüzüne bakar,
Bir dua eder,
Bir veda eder,
Ve kaybolur.


