Yılın bir önemi kalmamıştı. Takvimler hala duvarlardaydı ama kimse onlara bakmıyordu. Zaman akıyordu; insanlar ise akışın içinde değil, kenarında duruyordu. Her şey bu kadar hızlanmışken, insanın içi garip bir şekilde yavaşlamıştı. Dışarıda sınırsız imkan, içeride tarif edilemeyen bir boşluk vardı.
İnsanlık, hiç olmadığı kadar çok şeye sahipti. Bilgiye ulaşmak için düşünmeye gerek yoktu, hatırlamak için yaşamak şart değildi. Mesafeler anlamsızlaşmış, beklemek ayıp sayılmıştı. Ölüm bile ertelenebilir bir ihtimale dönüşmüştü. Ama ne tuhaftır ki, bu kadar çok “var”ın içinde insan, kendini en çok “yok” hissediyordu.
Çünkü bir yerlerde SIFIR unutulmuştu.
SIFIR, yokluk değildi. SIFIR; insanın durduğu, sustuğu, kendisiyle baş başa kaldığı yerdi. Ama insanlar durmayı zayıflık sandı, susmayı geride kalmakla karıştırdı. Hep ileri gitmek gerektiğine inandılar. Daha fazlası, daha yenisi, daha hızlısı… Böylece çoğaldılar ama hiç başlamadılar. Oysa başlamadan ilerlemek, insanı yalnızca yorar.
BİR zannedilen şey, aslında sadece kalabalıktı. Gerçek BİR, kalabalıkla gelmezdi. BİR, niyetle gelirdi. SIFIR’dan geçmeden atılan her adım, sadece yer değiştiriyordu; insanı kendine yaklaştırmıyordu.
Sonra büyük bir yıkım olmadı. Dünya yanmadı, gökyüzü çökmedi. Sadece bir sessizlik yayıldı. Ekranlar açıktı ama bakan yoktu. Sistemler çalışıyordu ama inanan kalmamıştı. İnsanlar her şeye ulaşabiliyordu ama hiçbir şeye dokunmak istemiyordu. Çünkü içten içe yorulmuşlardı. Bedeni değil, ruhu yoran bir yorgunluktu bu.
İşte tam orada, insan ilk kez kaçamadı. İlk kez oyalanamadı. İlk kez sustu.
SIFIR’a düşmek sandıkları kadar korkunç değildi. Acıtıyordu ama temizdi. Maske yoktu, rol yoktu, alkış yoktu. Sadece insan vardı. Ve onun vicdanı. İnsan, yıllardır kaçtığı sorularla ilk kez yüz yüze geldi. “Ben kimim?” “Bu hayat gerçekten benim mi?” “Bunca şeyin içinde neden kendim yok gibiyim?”
Bu soruların cevabı hiçbir yerde yazmıyordu. Çünkü cevap, bilgi değildi; hatırlamaydı.
İnsan orada şunu anladı: Kendini kaybetmeden kendini bulmak mümkün değildi. SIFIR bir son değil, bir eşikti. Ceza değil, davetti. Herkesin gittiği yerde durabilme cesaretiydi.
Ve sonra BİR geldi. Gürültüyle değil. Büyük sözlerle hiç değil. BİR; küçük ama sahici adımlarla geldi. Bir insanın yavaşlamasıyla. Bir iyiliğin gizli kalmasıyla. Bir cümlenin süslenmemesiyle. Bir niyetin kimseye gösterilmemesiyle.
İnsan ilk kez şunu fark etti… Gerçek olan, görünmek zorunda değildi. Değerli olan, ölçülmek zorunda değildi.
Yüz yıl sonra insanlar geçmişe baktıklarında, neyi kazandıklarını değil, neyi kaybettiklerini konuşuyordu. Ama bu kez pişmanlıkla değil. Sükunetle. Çünkü kaybettikleri şey, onları kendilerine geri getirmişti.
Ve o günlerde insanlar iki cümleyi aynı anda doğru bulabiliyordu…
“Biz her şeye ulaştık… ama kendimizi kaybettik.”
Ve,
“Her şeyi kaybettik… ama nihayet kendimize döndük.”
Belki de insanlık hiçbir zaman ileri gitmedi. Sadece çok uzaklara savruldu. Şimdi ise ilk kez, kendi içine doğru yürüyor. Sessizce. Gösterişsizce. SIFIR’dan başlayarak. BİR’e doğru.


