Zeytini çok severim. Hem de çok. Bir de kızıma sevdirebilsem daha çok mutlu olacağım. Her öğünüm sadece zeytin olsa asla hayır demem. Zeytin ağacını da seviyorum. Çünkü acele etmiyor. Kimseye bir şey ispatlamaya çalışmıyor. Olduğu gibi duruyor. Eğri, büğrü, buruşuk… Ama ayakta. Bu bana hep insanı hatırlatıyor.
Zeytin hemen büyümez. Hemen meyve vermez. Yıllarca bekler. Kök salar. Toprakla anlaşır. Rüzgarla konuşur. Yağmurla yıkanır. Sonra zamanı gelince verir. Ne bağırır, ne gösteriş yapar. Sadece verir.
Bugün herkes hızlı. Herkes bir yere yetişme derdinde. Herkes hemen olsun istiyor. Zeytin böyle değil. O yavaş. Ama sağlam. Kökü derinde olduğu için kolay kolay devrilmez.
Ben bazen kendimi ona benzetiyorum. Yorulmuş, çizilmiş, kırılmış… Ama hala buradayım. Zeytin de öyle. Dışı güzel olmak zorunda değil. Güçlü olmak için kusursuz olmak gerekmiyor.
Kur’an’da zeytin “mübarek” diye geçer. Bu kelime çok şey anlatır. Mübarek demek, hayır taşıyan demektir. Fayda veren demektir. Zeytin de tam olarak bunu yapar. Sessizce faydalı olur.
Zeytin ağacı kimseye “bak ben iyiyim” demez. Sadece iyi olur.
İsm-i Azam’ı düşündüğümde de böyle hissediyorum. İnsanlar hep onun ne olduğunu merak eder. Hangi kelime, hangi isim… Ama ben şuna inanıyorum. İsm-i Azam, sadece söylenen bir şey değil. Kalbin halidir. Tam teslim olduğun an. İçinde hiçbir şey saklamadığın an.
Zeytin ağacı da sanki böyle durur. Olduğu gibi. Maske yok. Rol yok. Gösteriş yok. Olduğu neyse, o.
Bazen dua ederken kelimelerim yetmiyor. Ne isteyeceğimi bilemiyorum. İçimden sadece “Allah’ım…” demek geliyor. Bazen sadece bu yetiyor. Belki İsm-i Azam da böyle bir şeydir. Kalbin tamamen açık olduğu o an.
Zeytin yaprağı barışın simgesidir derler. Çok doğru. Çünkü barış sessizdir. Gürültülü olmaz. Zorla olmaz. Zeytin gibi olur. Yavaş, sakin, sabırlı. Ama bugün dünya böyle değil. Bugün sessizlik çoğu zaman huzurdan değil, hesaplardan geliyor. İnsanlar bağırmadan kırıyor, konuşmadan zarar veriyor. Geri planda iş çeviriyor, önde masum duruyor.
Herkes bir şey olma derdinde. Daha çok kazanmak, daha çok görünmek, daha çok geçmek istiyor. Hırs, sanki erdemmiş gibi sunuluyor. Ama kimse şunu sormuyor…
Bu kadar koşarken insanlığımız nerede kaldı?
Oysa hepimiz misafiriz. Bu dünyaya kalıcı değiliz. Geldik, bir süre durduk, sonra gideceğiz. Hiçbirimiz toprağı yanımızda götürmeyeceğiz. Ne mal, ne ün, ne alkış… Geriye sadece nasıl bir insan olduğumuz kalacak.
Zeytin bunu hatırlatıyor bana. O, uzun yaşar ama hırslı değildir. Güçlüdür ama kibirli değildir. Verir ama hesap yapmaz. Belki de bu yüzden mübarektir.
Bugün insanlar “sessiz” olmayı yanlış anlıyor. Sessizlik bazen edep değildir, bazen korkudur. Bazen de gizlenmektir. Oysa zeytin sessizdir ama dürüsttür. Saklanmaz. Olduğu gibidir.
Zeytin ağacını ilk gördüğümde bana şunu öğretti…
Güçlü olmak bağırmak değildir.
Dayanmak sessizce de olur.
İyi olmak gösterişle olmaz.
Kimse görmese de doğru kalmak…
Kimse teşekkür etmese de iyiliği bırakmamak…
Kimse anlamasa da kalbi kirletmemek…
Belki mübareklik budur.
Zeytin, zor şartlarda bile yaşar. Taşın arasında bile kök bulur. Uygun ortam beklemez. “Şartlar güzel olsun, sonra yaşarım” demez. Yaşar.
Hayat da böyle değil mi? Hiçbir zaman tam hazır olmuyor. Hep bir eksik var. Hep bir zorluk var. Ama yine de yaşamak mümkün. Yine de iyi kalmak mümkün.
Keşke biraz zeytin gibi olabilsek.
Daha az konuşup daha çok kök salsak.
Daha az gösterip daha çok versek.
Daha az şikayet edip daha çok sabretsek. Her türlü kötülüğe, iftiraya, inkar ve şantaja rağmen sabretsek.
Belki o zaman, aradığımız o büyük isim…
Zaten halimizde olur.


